Atiyetullah El Libi, İbn Teymiyye’nin Tatarlar Hakkındaki Fetvasını Açıkladı

Atiyetullah El Libi, İbn Teymiyye’nin Tatarlar Hakkındaki Fetvasını Açıkladı
Mayıs 29 11:54 2018

 

Asya’nın Sesi Haber Merkezi

Küresel Cihat Ekolünün lokomotifi olarak kabul edilen El Kaide, liderlerinden Atiyetullah El Libi’nin tüm eserleri, konuşmaları ve mektuplarını içeren A’malul Kamile adlı bir eser yayınladı.

Yaklaşık 2 bin sayfa olan çalışmada Atiyetullah El Libi’nin aslında El Kaide’nin temel inanç ve metodolojisini yansıtan fikirleri bulunuyor.

Atiyetullah El Libi’yi diğer tüm El Kaide liderlerinden ayırt edenin ise Libya asıllı cihat komutanının aynı zamanda hem dini bilgi birikimi ve hem de siyasi bilgi birikimiyle öne çıkması kabul ediliyor.

Meslektaşı Ebu Yahya El Libi gibi Moritanya medreselerinden mezun olan Atiyetullah El Libi’nin örgüt için önemi Abottabad Belgelerinde de görülüyor.

Birçoğu daha önce Asya’nın Sesi Haber Merkezi tarafından Türkçeye tercüme edilen Abottabad Belgeleri, Usame Bin Ladin’in El Kaide üyeleri ile mektuplaşmalarını içeriyor.

El Kaide Genel Liderliği görevi esnasında Afganistan Pakistan sınırındaki Veziristan Bölgesinde ABD hava saldırısıyla hayatını kaybeden Atiyetullah El Libi’nin A’malul Kamile adlı eserindeki öne çıkan bölümleri okurlarımız için Türkçeleştiriyoruz:

“Mürted devletlerin ordu fertleri hakkında söylediğim görüş, Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye’nin (rahimehullah) Tatarlar ve Tatar ordusu hakkındaki görüşünün birebir aynısıdır. Nitekim onun kelamının tamamından böyle bir netice çıkmaktadır.

Hiç şüphesiz İbn Teymiyye (rahimehullah) (Moğolların-Tatarların) kralı Cengiz Han’ı açıkça tekfir eder. Hatta –şu sözünde olduğu gibi- onun birçok yerde kâfir olduğunu net bir şekilde ifade eder.

“…bilakis büyük liderlerinden ve vezirlerinden birçok Müslüman’ın gayesi; onların nazarında Müslüman’ın (hali); tazim ettikleri müşrik Yahudi ve Hıristiyan’lar gibi olmasıdır. Aynı zamanda onların Şam’a gelen en büyük öncüleri, Müslüman elçilere yaklaşarak ve onlara hitap ederek “Biz Müslüman’ız” demiş sözlerine şöyle devam etmiştir. “Bu iki büyük ayet, Allah katından gelmiştir. Biri Muhammed, diğeri ise Cengiz Han’dır.” İşte bu, yaratılmışların en değerlisi, Âdemoğlunun seyidi, Peygamberlerin sonuncusu olan Rasûlullah ile Buhtunnasr ve benzerleri cinsinden düşmanlık fesat ve küfür cihetiyle müşriklerin en büyüklerinden olan kafir ve müşrik kral’ı aynı seviyede tutmak, onların en büyük öncülerinin Müslüman’lara yakınlaşmak için ileriye sürdüğü gerekçenin en son noktasıdır” [1]

İbn Teymiyye’nin (rahimehullah) (bu) sözü,  bugün bizim “devleti tekfir” etmek ile ifade ettiğimiz mesele hakkında açık ve net bir söz mahiyetindedir.

Bunun manası şudur; -devletin bir sistem ve hükümet olması itibariyle- şeriata bağlanmama, tağuti beşeri kanunlarla hükmetme, hâkimiyeti altındaki vilayetlerde ve raiyyesinde; ilim, tasnif, medya, davet ve daha başka alanlarda küfür ve zındıklığı kabul etme, bunların şanını yüceltme, kâfir ve zındıkları başkalarının önüne geçirme, kâfirlere dost olma ve bundan başka küfürleri içinde bulundurma açısından, devleti küfür ve riddet devleti olarak kabul etmektir, İslam devleti olarak değil.

Şeyh İbn Teymiyye (rahimehullah) Tatar devletinin küfrü konusunda birçok sebep zikretmiştir. Bunlar devletin işlediği İslam’ı bozan unsurlardır. Bu mesele hakkındaki kelamı uzundur. Ben buna işaret etmekle yetineceğim. (Ayrıntısı için)Kaynağına müracaat edilebilir.

Öyle ki; Şeyh bir yerde şöyle demiştir: “Özetle, onların mezhebi ile İslam dini bir araya gelmez.” [2] Zannedersem bir yerde açık bir şekilde Tatar devletinin kâfir bir devlet olduğunu ifade etmiştir.[3] Bu konu tahrir edilebilir…

Bunun açıklaması hakkında şöyle diyebiliriz: “Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’ ye, kralları Cengiz Han olup nesli Hülago’ya kadar devam eden şu Tatar Moğol devleti hakkında; bu, İslam devleti midir yoksa küfür devleti mi diye soru sorulsa, hiç kuşkusuz ben, kelamının içeriği açısından onun cevabının küfür devleti olacağını tercih ederim. Fakat Şeyh, iş karışık ve ihtimalli olduğundan, insanlar bunu idrak edemeyeceğinden ya da bununla birlikte bu konuda büyük bir fayda ve üzerine bina edilmesi mümkün olan büyük bir amel olmadığından veya daha başka sebeplerden bunun üzerine yoğunlaşmamış veya bununla meşgul olmamıştır. Neredeyse Müslüman ilim adamlarından emin hiçbir âlimin muhalefet etmeyeceği açık ve önemli mevzu üzerine temerküz etmiştir. Bu da, onların şeriatın hükümlerinden imtina eden, din tamamen Allah’u teala’nın oluncaya kadar savaşılmaya müstahak olan, Müslüman’ların üzerine kendileriyle savaşmanın vacip olduğu ve onlarla yapılan savaşın İslam şeriatından irtidad edenlerle yapılan savaş nevisinden olduğudur.

Bununla beraber Tatarlar hakkında uzunca bahsettiği kelamının hiçbir yerinde açık ve net olarak, onların bütün fertlerinin veya onlara intisap eden ve devletlerine giren her kesin kâfir olduğunu belirtmemiştir.

Şeyh İbn Teymiyye’nin (rahimehullah) “Asker emirlerinden ve emir olmayanlardan onlara katılanların hepsinin hükmü onların hükmüyle aynıdır…”[4] sözü, (tatarların fertleri hakkında) onun kelamını araştıran kimse için en net ifadedir. Bunun manası şudur; öldürme ve savaşma ahkâmında aynı hükümdedirler. Şeyh, onların haklarında küfür hükmünün verilmesi meselesini açıkça ifade etmemiştir. Bunun aksine tafsilatı ifade eden bir ibare zikretmiş ve demiştir ki: “Onların içindeki mürtedlerin miktarı, İslam şeriatından yüz çevirmeleri oranındadır…”[5]

İbn Temiyye (rahimehullah) başka yerlerde detaylı bilgi vermiştir. Açık bir ifadeyle Tatar ordusunun kâfir, zındık, mülhit, fasık, facir ve aşırı küfri bidatçılardan dinden sapan kişilerle karışık olduğunu, bunların arasında salih kişilerin olmadığını veya az olduğunu ifade etmiştir.

Misal olarak şöyle demiştir: “(Bu) Topluluğun askerine şahit olduk. Gördük ki; onların çoğu namaz kılmıyor. Bunların askerleri arasında müezzin ve imam görmedik. Müslümanların mallarını ve çocuklarını almışlar ve ancak Allah’ın bildiği kadar şehirlerini harap etmişler.

Onların devletlerinde onlarla birlikte ancak yaratılmışların en şerlileri bulunmaktadır. Onların arasında ya kalben İslam dinine inanmayan münafık zındıklar vardır veya Rafizi, Cehmiye, vahdeti’l-vücutçu ve benzerlerinden bidat ehlinin en şerlilerinden bulunmaktadır yahut en fasık ve facir insanlar vardır.”[6]

İbn Teymiyye (rahimehullah) başka bir yerde şöyle demiştir: “Onlar İslam dinini arzu ediyorlar, şu kâfirlerin dinlerini Müslümanların dini üzerine (takdim ederek) tazim ediyorlar, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmekten ve Müslümanlara dostluk kurmaktan çok daha fazla onlara itaat ediyor ve onlarla dostluk kuruyorlar.

İleri gelenler arasında çıkan ihtilafta hüküm, Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmü değil cahiliye hükmüdür. Aynı şekilde vezirlerinden ve vezir olmayanlardan kıdemli olanlar, İslam dinini, Yahudi ve Hıristiyanların dini gibi, bunların hepsinin Müslümanların nezdindeki dört mezhep seviyesinde Allah’a ulaştıran vasıtalar olduğuna inanıyorlar. Ayrıca onlardan kimisi Yahudi dinini veya Hıristiyan dinini tercih ediyor kimisi ise Müslüman’ların dinini tercih ediyor. Bu görüş onların arasında yaygın ve galip bir görüştür, hatta fıkıh ve ibadet ehli arasında bile böyledir. Özellikle firavni vahdet-i vücutçuların ve benzerlerinin arasında…

Hiç şüphesiz, fasıklık onların arasında galiptir. Felsefecilerin çoğunun veya ekserisinin mezhebi budur. Hıristiyanların ve Yahudilerin çoğu veya ekserisi bu usul üzerindedir. Hatta biri çıkıp: “Onların âlim ve abitlerinden üst tabakanın çoğu bu mezhep üzeredir” deseydi, bu uzak bir ihtimal olmazdı. Benim bu konuda gördüklerim ve işittiklerim buraya sığmaz. Müslümanların dinlerinde ve bütün Müslümanların ittifakıyla kesin olarak bilinen bir durumdur ki; kim İslam dininden başka bir dine ve Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği şeriatten başka bir şeriate tabi olmayı meşru görürse kâfir olur.”[7]

İbn Teymiyye’ye (rahimehullah) onların içinde olup ikrah altında olan kişilerden sorulduğunda, (bu soruya) meşhur bir cevap vermiştir. Bu cevaptan, onların arasında ikrah altında olanların varlığını kabul etmek gerektiği anlaşılmaktadır. Tevile gelince; İbn Teymiyye (rahimehullah) bu Tatarların –yani devletin ve hâkimlerin- ister muteber olsun ister muteber olmasın hiçbir tevilleri olamayacağını kesin olarak ifade etmiştir. Şeyh şöyle der: “Ebu Bekir es-Sıddik ve sahabelerin (radiyallahu anhum) kendileriyle savaştığı zekâtı vermekten imtina eden bazı mürtedlerin geçersiz şüpheleri ve makbul olmayan tevilleri vardı. Şu ayetle delil getirerek tevil yapmaktaydılar. “Onların mallarından sadaka al” (Tövbe 103) Dediler ki: ‘Bu ayet Nebi’ye (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hitaptır. O öldüğünde ondan başka kimseye sadakamızı vermeyiz.’  Şeyh dedi ki: ‘Hiçbir sahabe bu tevili makbul bir tevil olarak kabul etmedi. Onların hepsiyle mürtedlerle savaşıldığı gibi savaştılar. Dedi ki: ‘Tatarların yanında bu geçersiz tevile yakın bir şüphe bile yoktur’.” İbn Teymiyye ‘nin (rahimehullah) kelamının manası budur.[8]

Tatarlara; Cengiz Han’a ve devletine nispeten İbn Teymiyye’nin (rahimehullah) tevil hakkında kelamı böyledir. Cahil Müslüman avamdan onların ordusuna giren ve kendisini askere nispet edenler hakkında tekfire mani olan bir tevilin olabileceği bu kelamdan anlaşılabilir. Bu muhtemel bir durumdur. İbn Teymiyye’nin (rahimehullah) kelamını,  onunla istînas etmek ve ibret almak için zikredeceğiz. Yoksa delil sadece Kuran’dır, sünnettir ve bunların manasına gelen hususlardır.

Aynı şekilde Şeyh, Tatar askerlerini sınıflandırırken fakihleri, abidleri ve fakirleri (tasavvuf ehlini) ve daha başka grupları zikretmiştir. Bütün kelamlarında göze çarpan nokta ise, bu sınıfları sırf Tatar ordusuna intisap ettiklerinden dolayı tekfir etmemesidir. Fakat Şeyh, tekfir hükmünü, (değişik) yerlerde zikrettiği tafsilat üzerine bina etmiştir. Allah en iyisini bilir.

Bununla beraber İbn Teymiyye (rahimehullah) şu sözünde olduğu gibi onları “Müslümanlar” kelimesiyle zikretmiştir:

“Lakabı Raşid olan kıt akıllı vezirleri de böyledir. O, bu gruplar[9] üzerine hükmeder. Rafiziler, inkârcılar gibi Müslümanların en şerli olanlarını, ilim ve iman ehli en hayırlı Müslümanların önüne geçirirler. Hatta zındıklığa, sapıklığa Allah ve Rasulünü inkâr etmeye en yakın olan bir kişi, kadıların makamını deruhte etmiştir. Öyle ki; bu kişi, istedikleri şeyler noktasında başkasından daha çok Yahudilerden, Karmatilerden ve inkârcılardan kâfirlerle, münafıklarla ve Rafizilerle anlaşmaktadır. Orada var olan Müslümanlardan dolayı, İslam şeriatından mutlaka olması gereken hükümlere bağlıymış gibi hareket etmektedir.”[10]

Ve şu sözünde olduğu gibi:

“Kim onların itaati altına girse, kâfir bile olsa onu kendilerine dost yaparlar. Kim onların itaatinden çıksa, Müslümanların en hayırlılarından bile olsa onu kendilerine düşman addederler. İslam üzere bir savaş yapmazlar. Cizyeyi ve küçük düşürülmeyi kanun olarak vazetmezler. Bilakis onların büyük emirlerinden ve vezirlerinden birçok Müslüman’ın gayesi; onların katında Müslüman’ın, Yahudi ve Hıristiyanların müşriklerinden kendisine tazim edilen bir kişi gibi olmasıdır.”[11]

Şeyh’in kelamında buna çok rastlarsın. Onun birçok yerde geçen “Müslüman” veya “Müslümanlar” ifadesinden kastettiğini siyak ve sibaka (cümlenin bağlamına) göre anlamak gerekir. Çünkü onun bu şekilde ifade etmesi, bazen geçmişe göre bazen de onların iddialarına göre olması mümkündür.

Şeyh başka bir yerde şöyle der: “Haklarında soru sorulan şu askerler içine, Hıristiyanlardan ve müşriklerden kâfir bir topluluğu ve kendisini İslam’a nispet eden bir kavmi almıştır. Ki bunlar ordunun cumhurunu teşkil etmektedir. Onlar kendilerinden talep edildiğinde kelime’i şehadeti söylerler ve Rasul’e saygı gösterirler. Onların arasında namaz kılanlar gerçekten çok azdır. Ramazan orucunu tutanlar namaz kılanlara nispeten daha çoktur. Onların katında Müslüman, Müslüman olmayandan daha değerlidir. Onların indinde salih Müslümanların kadir kıymeti vardır. Onlarda İslam’ın bazı cüzleri vardır. Onlar bu hususta farklı farklıdır.”[12]

Şeyh başka bir yerde şöyle der: “İkrah altında olmadan onlarla beraber ancak Bâtıni Karmati’lerin, söven Rafizi’lerin, Vahdet-i Vücutçulardan (Allah’ın isim ve sıfatlarını) ta’dil eden Cehmiyye gibi fasık veya bidatçı ya da zındık savaşır…”[13]

İbn Kesir (rahimehullah) el-Bidaye ve’n-Nihaye adlı kitabında İbn Teymiyye’den (rahimehullah) bahsederken Müslüman askerlerin arasında dolaşırdı, onları cesaretlendirir ve Tatarlarla savaşmak noktasında onların şüphelerini şu sözleriyle izale ederdi: “Beni başımın üstünde Kuran varken onların saffında görseniz öldürün.”[14]

Bu açıklama; sırf onların safında oldu diye tekfir edilmemesi, ancak kişinin hali belli olana ve tekfir etmenin delili hayretten bırakacak derecede açık olana kadar küfür hükmünü vermekten uzak durulması, bu hususta ihtiyatlı olunması, hükmü apaçık olan mesele üzerine –ki bu, Tatarlarla savaşmanın ve onları öldürmenin meşru hatta vacip olması üzerine- yoğunlaşılması hakkında neredeyse net bir kelamdır.

Bütün bunlarla beraber, Şeyhin kelamından ortaya çıkan netice şudur; Tatarlarla yapılan savaş İslam hükümlerinden imtina edenlerle yapılan savaş cinsindendir (Mümteni taifeyle yapılan savaş). Bu ise, Ebu Bekir es-Sıddık’ın ve sahabelerin (radiyallahu anhum) mürtedlerle yaptığı savaşa benzemektedir. Bazı fakihlerin Tatarlarla yapılan savaşı bağilerle yapılan savaş cinsinde kabul etmesine gelince; İbn Teymiyye (rahimehullah) bu görüşü gayet sert ve net bir ifadeyle akıl tutulması olarak nitelemiştir. Bunları, aşına olmak ve içinde var olan faydalardan istifade etmek için zikrettim. Başarıya ulaştırması üzere Allah’a hamd olsun.

 UYARI:   

Birçok genç ve bir takım şeyhler, tağutu inkâr etmemeleri, tağutu inkâr etmenin İslam’ın şartı ve rüknü olduğu ve tağutu inkâr etmeyenin kâfir olduğunda hiçbir şüphe olmadığı delilinden yola çıkarak mürted devletin ordusuna nispet edilen her kesin kâfir olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu şekildeki bir delillendirme sahih değildir. Bu konuyu izah etmek ve açıklamak bizim için bir gerekliliktir. Fıkıh sahibi bir âlimin bu türden genel delillerle insanları tekfir etmesi uygun bir davranış değildir.

Bu meselenin izahı şöyledir; tağutu inkâr etmek, İslam’ın şartı ve rüknü olduğu, tağutu inkâr etmeyenin kâfir olacağı şüphesiz doğrudur. Nitekim Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır: “O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 256) “Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.” (Nahl 36) “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa 60) ve bunların dışında başka ayetler… Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim Allah’tan başka ilah olmadığını söylerse (başka bir rivayette: ‘Kim Allah’ı birlerse’ diye geçmektedir) Allah’tan başka ibadet edileni de inkâr ederse, kanı ve malı haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.[15]

Kuşkusuz, tağut’u inkâr etmek, “Allah’tan başka ilah yoktur” sözümüzdeki olumsuzluğun manasıdır. Bu güzel kelime, iki paçadan oluşan tevhid ve ihlâs kelimesidir. Nefiy ve ispat… (Müspet ve menfi) En beliğ, en kısa ve delaleti en güzel olan bir cümleyle, Allah’tan gayrı bütün varlıktan ulûhiyeti nefyetmek, ulûhiyeti tamamen sadece Allah’a (azze ve celle) ispat etmek.

Tağut’u inkâr etmek tevhidin şartıdır. Tağut’a iman etmek ise, tevhide zıttır. Ancak Allah’u teala’ya iman etmek de olduğu gibi tağut’u inkâr etmekte de icmali ve tafsili olan vardır.

Nasıl ki; Allah’a iman etmek bir cinstir ve altında değişik mertebeler varsa tağut’u inkâr da bir cinstir ve onun altında birçok dereceler vardır ki bunlar; küfür ve değişik mertebelerde olan günahlardır..

Ancak kendisiyle sahih olan imanın aslı vardır ki bunlar imanın rükünleri ve şartlarıdır. Terk edildiğinde terk edenin günahkâr ve cezaya müstahak olacağı İmanın vacibi, bir de imanın müstehap olan kemali vardır.

Bir insanın Müslüman olarak kabul edilebilmesi için başlangıç itibariyle imanın vacip olan sınırı; icmali olarak tağut’u inkâr, Allah’a (sübhanehu ve Teâlâ) iman etmektir. Bu kelime-i şahadetin anlamıdır.

Bundan sonra tafsili iman; bilgiye ve imanın sahih olabilmesi için inkâr etmenin şart koşulduğu tağut’un manasına giren bir mana üzerine ayrıntılı olarak şer’i delillerin delalet ettiği mefhuma göre hüküm alır. (Bu durumda) Müslüman, bunu ve bundan başkasını inkâr etmeden iman etmiş olmaz. Bu, bu şekilde devam eder.

Kim falanca hâkimin ve falanca devletin mürted olduğunu bilirse, onları inkâr etmesi, onlardan, onların küfrü sistemlerinden ve onlarla beraber olmaktan beri-uzak olması gerekir. Bunu yapmazsa kâfir olur.

Kim de onların mürted olduğunu bilmese, onların Müslüman olduğunu zannetse, durum ona karışık gelse ve Müslümanlığının aslına tutunmuş bir şekilde (yoluna) devam etse, bu durumda onu tağut’u inkâr etmediği iddiasıyla nasıl olurda tekfir edebiliriz? Çünkü o bize diyecek ki: “Şunun tağut olduğunu bana ispat edin ki onu inkâr edeyim.”

Bunun sebebi şudur; bizim şu mürted hâkimleri tekfir etmemiz, nazari ve istidlali bir meseledir. Çağımızdaki yöneticilerin ekseriyetle hükümleri böyledir. Bu, İslam’dan çıktığını ve onu reddettiğini apaçık beyan edip ilan eden veya Müseylemetu’l-Kezzap hadisesinde olduğu gibi bunun mertebesinde olan bir küfür emsali, Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri dinde kesin olarak bilinen bir mesele değildir ki, bu konuda cahil olup ta muhalefet edenin iddiası kabul edilmesin.

Müslüman bir kişinin, muasır ülkelerde olduğu şekliyle mürted devletin odlusunda yer alması, mutlak olarak tevhide zıt olan tağut’a iman etmek kapsamına giriyor mu ki, her hangi bir kayıt olmadan onun kâfir olduğun hükmedelim?

Zahir olan durum, daha önce zikrettiğimiz ayrıntının olmasıdır. Çünkü bu tağutların mürted olması fetva kısmına giren bir meseledir. Cehalet ve (saptırıcı âlimlerin meseleleri) karıştırması galip olduğu ve daha başka sebepler olduğu için avam Müslümanların birçoğuna bu mesele zahir değildir. Bu da bizleri, onların hangi sınıftan oldukları, hangi vasıfla tağut’un ordusuna girdikleri ve ordunun küfrünü ne kadar bildiği ile alakalı hallerini bilene kadar başlangıç itibariyle onları tekfir etmememizi gerektirmektedir.

Bir müftü, muayyen bir devletin ve yöneticinin küfrünün kesinlik derecesine ulaştığı, benzerinin kâfir olarak bilinmesinin zorunlu olduğu ve hakkında ihtilafın kesinlikle kabul edilemeyeceği bir haletin var olduğunu görse, onun safında olan, onu tekfir etmeyen ve ondan beri olmayan her kesin kâfir olduğuna hükmeder. Allah en iyi bilendir. Başarı Allah’tandır.”

[1] Mecmu’ul-Feteva (c28 s521)

[2] Mecmu’ul-Feteva (c28 s506) Demiştir ki: “Onların içinde bulunduğu din ile İslam dini cem olmaz”

 

[3] Mecmu’ul-Feteva (c28 s506,519,522-546)

[4] Mecmu’ul-Feteva (c28 s530)

 

[5] Mecmu’ul-Feteva (c28 s530)

 

 

[6]Mecmu’ul-Feteva (c28 s520)

[7] Mecmu’ul-Feteva (c28 s523-524)

[8] Mecmu’ul-Feteva (c28 s542)

[9] Şeyh burada, onların insanları taksim ettikleri dört grubu kastetmektedir. (Müellif)

[10] Mecmu’ul-Feteva (c28 s525-526)

[11] Mecmu’ul-Feteva (c28 s520-521)

[12] Mecmu’ul-Feteva (c28 s504-505)

 

[13] Mecmu’ul-Feteva (c28 s552)

[14] El-Bidaye ve’n-Nihaye (c18 s24)

[15] Farklı isnatlarla her iki hadis de Müslim’in sahihinde geçmektedir (Hadis no:123)

 

  Bu yaziya ait etiketler:
  Kategoriler: