Şeriatın Aslı – Ahmed El Hamdan’dan Demokrasi Analizi

Şeriatın Aslı – Ahmed El Hamdan’dan Demokrasi Analizi
Nisan 09 11:30 2018

 

Asya’nın Sesi Haber Merkezi

Suriye hakkındaki uzman görüşleriyle tanınan Ahmed El Hamdan’la yapılan bir röportajda, Ahmed El Hamdan cevaplarını ‘İslam Yönetiminin Doğuşu – Kalıcı İstikrar Adına Devasa Fedakarlıklar’ başlığı altında verdi.

Daha önce bir bölümünü yayınladığımız röportajın ikinci bölümünde bir sistem olarak demokrasi inceleniyor:

Tam Hussein – Soru: “Şeriatın önemi makalesinde diğer Müslümanlara tepeden baktıkları için IŞİD’e eleştiride bulunuyorsunuz. Peki, zalim yöneticiyi kan dökmeden indirmekte demokrasiyi araç edinmeyi onaylayanlara siz de aynı gözle bakmış olmuyor musunuz? Bu, ihtilaf olan bir konuyu reddetmek anlamına gelmiyor mu?  Bildiğiniz gibi bazı mezhebler demokrasiyi kabullenmiş bazıları da reddetmiştir-bazı alimler demokrasiyi açık küfür görseler de, bazıları zalim rejimleri kaldırmak için araç olarak görmekte. Sorun o ki, bu konuda icma ve ortak görüş bulunmamaktadır. Eğer İslam, anayasanın kanun kaynağı yapılsa, ve demokrasi insan hayatının muhafazası ve istikrar gibi şeriatın amaçlarını hedeflerse neden Selefi cihat yanlıları ve Müslümanlar onu reddedenlerin öncüleri olsunlar ki? Ben Ebu Katade El Filistini’nin bu konudaki tavrını biliyorum ve lakin dışarıda demokarasiyi kabullenen ilim ehli bulunmaktadır. İki farklı ekolün bulunduğu basit bir hususta Müslümanlar nasıl birlik olabilir ki- bir kısmı demokrasiyi kabul etse de diğeri reddediyor, biri diğerinin küfür işlediğini düşünüyor?

Ahmed El Hamdan – Cevap: Farklı görüşleri anlayabilmek için, öncelikle demokrasi ve sekülerizmi ele almamız gerekir. Demokrasi ve sekülerizm farklı kavramlardır ve bahsettiğiniz farklı görüşler sekülerizm etrafında değil bilakis demokrasi etrafında dolaşmaktadır. Ve ayrıca alimlerimizin hemen-hemen tamamı sekülerizmi reddetmektedir.

İkincisi, dışarıda demokrasinin çeşitli kavrayışları bulunmakta ki, dindeki görüş farklılığı da tamamen bu kavrayışlara bağlıdır. Demokarsinin niteliğinde hükmün insanlara ait olduğu belirtilmektedir. Oysa alimlerimiz arasında, hükmün Allah’tan başkasına ait olmadığı gerçeği üzerinde hiç bir farklı görüş açısı bulunmamaktadır. Ve ayrıca demokrasi insanlara sadece seçim ve yönetim yetkisi vermekle yetinmeyp aynı zamanda onlara Allah’ın indirdiği hükümlere aykırı yasalar da edinmeyi meşrulaştırıyor. Ve yine alimlerimiz arasında Allah’ın indirdiğine muhalif yasalar edinmesinin haram olduğu gerçeği üzerine hiç bir farklı görüş açısı bulunmamaktadır.

Ve ayrıca bir tek alimler değil hatta Müslümanların geneli böyle bir yönetimi reddetmektedir. Mesela eğer her hangi bir hakim Ramazanda değil Muharrem ayında oruç tutulacak diye bir hüküm çıkarırsa, hiç bir Müslüman bunu kabul etmez, çünkü bu hüküm, Allah’ın indirdiği hükümle apaçık çelişki içerir. Hiçbir alim böyle bir hüküm çıkaracak olanın açık küfür işlediği gerçeği üzerinde şüphe etmez. Neden? Çünkü Allah, orucu Muharrem’de değil Ramazan’da tutmayı emretmiştir. Bu hükmü değiştiren birisi Allah’ın hükmüne muhalif hüküm çıkarmakla kendisini Allah’tan üstün tutmuş oluyor. Roma İmparatorluğunun etkisi ile Evrensel Kilise Şurasının Hristiyanlığa eklediği Tanrıyı üçleme prensibini kabul eden Hristiyanlardan farklı olarak, İslam dini kimse tarafından değiştirilemez hele hele yönetmelik konusunda, ve Müslümanlar böyle bir şeyi asla kabul etmezler.

Oysa ne yazık ki, Ümmet içerisinde kolonyal ve neo-kolonyal (sömürge ve yeni sömürge) kapitalist güçlerin, kendi yerel tağut işbirlikçi sihirbazları aracılığıyla yaydıkları teolojik şaşkınlık ve cehalet ve aynı zamanda ektikleri sekülerizm tohumları ülkelerimizde ve Ümmetin kafasında bazı şüpheler doğurmuştur. Yani mesela, aynı hakim hırsızlıkla suçlanan birisine Allah’ın Kuranda belirttiği fiziksel ceza yerine 10 yada 20 yıl hapis cezası verildiğini duyurursa, Müslümanların genelinin ve hatta ileri gelenlerinin buna tepki vermediğini görürsün. Peki Neden? Orucun bilakis Ramazan’da tutulmasını ve hırsızın da bizzat fiziksel cezaya çarptırılmasını aynı Kuran’da belirtmemiş midir Allah? O zaman fark nedir? Ayağı yere basan alimlerin geneli bu hususta hiç bir farkın olmadığını çok iyi bilmekteler.

İstisna hallerine gelince, bundan “Şeriatın aslı” yazısında bahsetmiştik. Burada genel hüküm ve prensiplerden söz ediyoruz, oysa bu konuda belli koşullarda ve özellikle içinde bulunduğumuz durumda, yani İslam Devletinin ve Hilafetinin yokluğu ve mücahit grupların sahip olduğu sınırlı yerel kontrolden oluşmuş bir durumda elbette istisna haller bulunmaktadır.

Sonuç olarak, demokrasi etrafındaki mevcut görüş farkı Allah’ın indirdiğine aykırı beşer kanunlar edinmesi anlamına gelmemeli ve her aklı başında alim böyle bir seküler yönetimi reddetmektedir. Aksine, mevcut görüş farkı demokrasi kavramını nasıl anladığımız etrafındadır ve ayrıca demokrasiyi alet edinmeyi onaylayan alimler bile Allah’ın indirdiğine aykırı seküler sistemi ve beşer kanunları reddetmektedir. Demokarsiyi alet edinmeyi onaylayan alimler onu sadece İslam’daki Şuraya benzer oy kullanma aracı olarak görmekte ki, bu ne oy verene ne de yöneticiye Allah’ın indirdiğine aykırı kanunlar edinme otoritesi/yetkisi vermektedir. Daha açık konuşursak, Şeriat ülkesindeki yöneticinin yasama yetkisi bulunsa da Allah’ın indirdiğine aykırı yasalar çıkarma hakkı bulunmamaktadır.

Teorik olarak varsayalım ki demokratik yönetim sisteminde, kimsenin Allah’ın indirdiği kanunlara aykırı kanunlar edinme otoritesi bulunamaz diye bir anayasa kabul edilmiştir. Bu halde hiç kimse böyle bir demokratik yönetimi reddetmeyecektir. Böyle bir çözüm öneren Müslüman partileri bu sebepten dolayı alimler tekfir etmekten sakınmıştır. Fakat dikkat ederseniz ben teoride diyorum, çünkü beşer anayasası değiştirilebilir ve reform edilebilir. Bu yüzden demokratik anayasa hiç bir İslami önem taşımıyor. Demokratik anayasa ilahi vahiy kaynağı taşımıyor. Demokratik anayasa “10 emir” le kıyaslanamaz, çünkü biz bu ilahi emirleri değiştiremeyiz,oysa demokratik anayasayı değiştirebiliriz. Çeşitli Batı ve Arap ülkeleri anayasalarını değiştirmiş bulunmaktadır. Mesela Fas, Arap Baharında anayasasını değiştirmiştir. Demokratik ülkeler sekülerizmin keyfi/isteğe bağlı yapısını kendileri yaptıkları anayasa ile sınırlandırabileceklerini iddia ediyor ve böylece keyfi/isteğe bağlı seküler yönetimin problemler oluşturduğunu itiraf ediyorlar. Fakat ne yazık ki insan düşüncesi değiştiği için anayasa da değiştirilebilir. Ve modern çağımızda bir çok ülkeler anayasalarını değiştirmiştir bile. Ve daha kötüsü, “FİSA Amendments Act ve NDA  Act”* gibi benzer yasalar bulunmakta ki, anayasanın kendi yapısına bile aykırı düşmektedir.

Allah Al Haakim (Mutlak Kanun Koyan) olduğundan bizlere iyi ve şer için ilahi standartlar göndermiştir. Kanun koymak insanların ihtiyarına bırakıldığı taktirde her türlü sapık amelin yasallaştığını görmüş oluruz. Batının, intiharı ötenazi (ümitsiz hastanın ilaçla öldürülmesi), bebek katliamını abort gibi kılıklar altında nasıl yasallaştırdığını hepimiz gördük. Ve yine aynı Batının, pornografi, hayvanlarla cinsi ilişki, uyuşturucu, tutuklulara hapiste işkence vs gibi benzer işleri nasıl yasallaştırdığına da hepimiz tanıklık ettik. Çünkü onların yasaları İlahi rehberlikten ve değerlerden kaynaklanmamaktadır. Ülkelerimizdeki tağuti rejimler de çaptırılmış her türlü beşer kanunlarını uygulamaya koymaktadır. Örneğin Fas ve Pakistan son zamanlara kadar tecavüzcüye kadın kurbanları ile evlenme izni vermektedir ve aynı zamanda kadın kurbanları da tecavüz edenler ile evlenmeye zorlamaktadır. Bu, tecavüz edeni cezalandırmak yerine kurbanları iki kat cezalandırmaktır aslında. Fakat dikkat ederseniz insanları bu tür vahşilikten kurtarmak için nedense Batı müdahale etmiyor. Batı müdahalesi, yalnız insanları Şeriatın sözde vahşiliğinden (hakikatte ise onlara onurlarını geri iade eden, onları özgürleştiren ve tağuti rejimlerden koruyan) kurtarma adına devreye giriyor.

Ayrıca, ne zaman demokrasi Müslüman ülkelerindeki tağuti rejimleri kaldırmış ki? Aksine güçlendirmiş değil mi? Mısırda Müsülman Kardeşler Teşkilatının ve ondan önce de Cezayir’deki İslam Kurtuluş Cephesinin demokratik seçimler, kazanmış olmalarına rağmen alaşağı edilmeleri bunun örneği değil mi? Irak’a getirilmesi iddia edilen demokrasi tağuti rejimleri kaldırmış ve Afganistan’a da istikrar sağlamış mı peki? Kesinlikle hayır. Bu yüzden demokrasi sadece teolojik olarak reddedilmekle kalmayıp, pratikte bile işe yaramamıştır. Teolojik olarak demokrasinin araç edinilip edinilememesi etrafında tartışabiliriz, ama neden pratik uygulamasına bakmıyoruz ki, pratik olarak işe yaramayan bir şeye neden başlaması için müsade edelim ki? Bu demokrasi, hangi maslahata uygun  ve hangi maksadı sabit getirmekte ve korumaktadır? Mısır, Irak ve diğer Müslüman ülkeleri için getirmiş olduğu istikrar nerede? Demokrasi, özellikle bizim gibi ülkelerde insanları kendi rızaları dahilinde zulme uğratmak için hazırlanmış bir zemindir. Demokrasi, aynı zamanda neo-kolonyal (yeni sömürge) güçlerin bizleri kelepçelemek için kullandığı zincir türlerindendir.

İçinde bulunduğumuz durumu demokrasi ile değiştirmek, kumarhanede kazanılacak pulla kumarhane satın alıp onu camiye çevirmeyi amaçlamaya benziyor. Yani, bu çözüm aslında olmazın bir iş için çaresizce sevap kazanmayı amaçlarken hakikatte ise günah işlemektir. Ve yine bu çözüm sahip olduklarını kaybederek karşılığında ise iflas etmektir. Eğer Müslümanlar demokrasiye olan teolojik itirazı anlamış değillerse ki, onların geneli için bunu anlamak kolay değil, o zaman emin olun ki onun pratikte kullanılışı başarısız sonuçlanacaktır. Bu yüzden Müslümanların geneli demokrasinin amaçladığı  gayri meşru kanun koyma fonksiyonunun teolojik detaylarını anlamaya süre bile tanımadan onu reddetmektedir.

Demokrasiyi; hümanizm olsun, liberalizm olsun, kapitalizm olsun, sekülerizm olsun fark etmez tüm isim ve sıfatları ile birlikte dışlamalıyız. Çünkü demokrasi tüm perspektiflerden bakılınca putperest bir dindir. Demokarasinin modern çağımızın idolu/putu olduğu gerçeğini anlayabilmemiz için bazı sosyolojik ve antropolojik iç görüye ihtiyacımız var. Basit toplumların idolu basit, sofistike toplumların idolu ise sofistike olmaktadır. Toplumlar olmuştur ki, taştan, topraktan ve tahtadan putlara tapmışlardır ve toplumlar da var ki, tağuttan, ruhtan vs putlara tapmaktadır. Fakat toplumların çoğu artık basit putlara tapma aşamasını geçmiş ve şimdi daha sofistike putları bulunmaktadır. Modern çağımızın putları; ideoloji, görüş ve sistemlerden oluşmakta ki, toplumlar kendileri ve başkalarını da bu putlara tapmaya zorlamaktadır. Geçmişte Firavun gibi putlar bulunmuştur ki, toplumları da kendisine tapmaya ve kendi kanunlarını kabul etmeye zorlamıştır. Ve kendisinin koyduğu kanunlar dışında kanun bulunmamıştır ve onun kanunları nihai ve ilahi kanun olarak algılanmıştır. Batının yaptıkları şuan bunun aynısı. Afganistan, Somali, Veziristan, Mali vs gibi ülkelerimize bomba yağdırarak demokrasi putlarını ve kanunlarını halka dayatmakta ve kabul ettirmekteler. Çünkü batı demokrasi dışında başka kanun tanımıyor ve bizler de bu kanunları nihai ve ilahi kanunlar olarak kabullenmekte ve uygulamaktayız. Ve kimse bu kanunların ilahi yetkisi olmadığı hususunu tartışamaz.

Oysa hep olduğu gibi, sadece sahibinin heva ve hevesleri ile örtüştüğü zaman bu putlara(demokratik kanunlara) tapınılmaktadır. Aksi taktirde putlara arka çevrilip heva ve hevese uyulmaktadır. ABD’nin Irak’ı işgalinde bunun apaçık şahidi olduk. Onların çeşitli savaş suçları işlediklerini, Müslümanları gayri meşru tutuklayıp işkence ettiklerini hepimiz gördük. Nitekim yaptıkları kendi idol beşer kanunları olan uluslararası insan hakları kanunlarına aykırı olmasına rağmen. Edward Snowden ve Bradley Manning gibi şahısların bu işgalde uluslararası insan hakları kanunlarının çiğnenildiğini ihbar edişleri gibi vs örnekler bulunmakta. Ve kendi kanunlarını sadece kendileri çiğnemekle yetinmeyip ülkelerimizdeki tağut rejimlerin de çiğnemesine katkı sağlıyorlar. Ülkelerimizdeki tiran rejimlerin haksızlıkları Batıdaki demokratik güçlerin heva ve hevesleri ile örtüştüğü için mazur görülmektedir. Oysa Şeriatın sözde haksızlıklarına hiç bir zaman göz yumulmamaktadır.

Kanun koyma meselesi başlıca itirazlarımızdan olsa da, demokrasiye yönelmiş başka itirazlarımız daha bulunmaktadır. Örneğin İslam’daki Şura kavramı demokrasi ile asla kıyaslanamaz. Neden? Çünkü demokraside her kes oy kullanabilir, oysa Şurada söz söyleyecek olanlar sadece alimler, uzmanlar ve ehli hal vel akd olanlardır. Bu, şuan bulunduğumuz durum için özellikle önemlidir, çünkü önce de söylediğimiz gibi insan doğası ve zihinleri bastırıldığı ve bozulduğu için hüküm ve kararlarımız gölgelenmiştir. Üstelik neyin daha iyi olduğu hususunda oy kullanmak için insanların geneli yeterince bilgilendirilmemiş, uzamanlaşmamış ve iç görüye ulaşamamıştır. Bu yüzden ABD’de Bush ve akabinde Trump gibi şahıslar lider olarak seçilmiştir. Şunu da unutmayalım ki, Hitler, Nazizm ve Faşizm de demokratik seçimlerle göreve getirilmiştir.

Eğer insanlık demokrasi ile yönetimde ısrar eder, kanunlarını kitlenin heva ve hevesleri üzerine kurar ve siyasi partiler de kitlenin duygularını sömürmekte devam ederse, o zaman insanlık Almanya ve İtalyanın yaptıkları yanlışlıkları tekrar yapmış olacaktır. Kitlenin heva ve heveslerinin kesinlikle belirsiz olduğunun kanıtı şuanda radikal sağcı hareketlerin Batıyı eline almasında görüyoruz. Bu sağcı hareketlerin ırkçı ifadeler kullandığını ve bazı Batı ülkelerinin bir kaç yıl önce düşünülmesi bile zor olan kanunları teker teker kabul ettiklerini görmekteyiz. Bu yüzden demokrasi çok değişkendir.

ABD Başkanı Trumpın uyguladığı ahmak siyasete bakın lütfen. Kendisi ve Hitler gibi benzeri kişilerin eline yasa edinmede sınırsız yetki verilirse sonucunu siz düşünün. Böyle yöneticilerin varlığı, iyi ve şer işleri ayırt etmek için İlahi rehberliğe bir daha ihtiyaç duyduğumuzun en basit örneklerindendir. Demokrasiden farklı olarak, Şeriat ülkesinde hiç kimsenin çeşitli cinayetleri, sapık işleri ve vahşeti yasallaştırma yetkisi bulunamaz. Örneğin Nazi Almanyasında olduğu gibi, varsayalım demokratik yönetimde çoğunluk katliam yapmak veya savaş suçu işlemek gibi kararlar vermiş olursa, bunlar hukuki siyasete dönüştürülebilir. Oysa biz istiyoruz ki, her hangi bir yasa kitlenin heva ve heveslerine bağlı olmaksızın, sadece İlahi ahlak ve değerlerle örtüştüğü zaman yürürlüğe girsin. Aksi taktirde yasalar kolaylıkla manipüle edilebilir. Ve hakikaten de Edward Bernays’ın “Propaganda” ve Noam Chomsky’nin “Rızanın İmalatı” kitaplarında da belirtildiği gibi manipüle edilmiştir.

Ve ayrıca, Batı halkının siyasette söz sahibi olmaya çalışmasına karşın bu kesinlikle öyle değil.  2003 yılındaki anti savaş protestolarına bakın lütfen. Dünyanın 60’dan fazla ülkesinden 30 milyonu aşkın insanın 600 den fazla şehir merkezlerinde ABD’nin Irak’a müdahale planını protesto etmelerine rağmen demokratik seçimlerle göreve getirilmiş siyasetçiler halklarının bu talebine ne yazık ki kulak vermemiştir. Belki de insanlık tarihinde en büyük toplu gösterileri olarak kayda geçen bu protestolar maalesef sonuçsuz kalmıştır. Ayrıca demokratik süreçle göreve gelen Mursi, tağut Sisi tarafından devrildiğinde Batının kendi demokrasi putunu korumak için bir adım bile attığını görmedik. Neden? Çünkü kendileri bu puta sadece dünyevi çıkarlarına cevap verdiğinde tapıyorlar.”

*Mütercim notu: Yazar, ABD yasalarına aykırı şu iki değişiklikten bahsediyor. FİSA –Foreign İntelligence Surveillance -Dış İstihbarat Gözetim ve NDA-Non Disclosure Agreement – Açıklanmaması Gereken Anlaşmalar.

 

  Bu yaziya ait etiketler:
  Kategoriler: