Taliban’la Geçirdiğim Hayatım – 11 Eylül Ve Sonrası

Taliban’la Geçirdiğim Hayatım – 11 Eylül Ve Sonrası
Haziran 12 12:18 2018

 

Asya’nın Sesi Haber Merkezi

Afganistan İslam Emirliği Taliban Hareketinin kurucularından ve Taliban’ın Afganistan’da yönetimi elinde bulundurduğu yıllarda Pakistan Büyükelçiliği yapmış olan Molla Abdusselam Zaif yeni bir kitap telif etti.

‘Taliban’la Geçirdiğim Hayatım’ adlı kitap, yayınlanmasının ardından dünya çapında ilgi gördü. ‘Anı kitabı’ olarak hazırlanan eserin İngilizce baskısı bulunuyor.

Suriye hakkında yayınladığı uzman görüşleriyle tanınan Ahmed El Hadan kitap hakkında şunları söyledi: “Kitabı okurken Ebu Musab Es Suri’nin şu sözünü hatırladım:

‘Benim en sevdiğim kitap türü, hatırattır. Liderlerin, İslamcıların, Laiklerin ve Kralların hatıratları. Böyle olmasının nedeni bunların tarihi hikayelerin özeti olması ve kişisel tecrübelerini yansıtmasıdır.’

Molla Zaif’in kitabı tarihi olayların özeti olması ve Afganistan’daki duruma bakış açınızı genişletici olması açısından önemli. Kitap yalnızca savaşa odaklanmıyor, bilakis Afganistan’daki sosyal ve toplumsal yapıya ilişkin de doküman sağlıyor.

Kitabı okurken elde edeceğiniz en önemli faydalardan biri de bir grup oluştan bir devlet oluşa evrilme sürecinde karşılaşacağınız zorlukların miktarını anlamak olacak.

Kitap, İngilizceye tercüme edilerek yayınlandı ve okumanızı şiddetle tavsiye ederim.”

Asya’nın Sesi Haber Merkezi, Ahmed El Hamdan’ın önemine vurgu yaptığı kitaptan bölümler tercüme etmeye başladı.

Uluslararası Güvenlik araştırmacısı okurlarımız için ilk bölümün ardından ikinci bölümü de Türkçeleştirdik:

9/11 ve Sonrası (sayfa 141-155)

Ön not: Müellif, Taliban Lideri Molla Muhammed Ömer’e bazen Müminlerin Emiri, bazen de Molla Sahib diye hitap ediyor. ‘Seyb’ şeklinde de telaffuz edilebilecek olan kelime, Afgan halkı arasında saygıyı ifade etmek için kullanılır. Türkçe’deki ‘abi’ ile benzetilebilinir. 

“Saat 7 sularında akşam yemeğininin servis edilmesini bekliyordum ki, Rahmetullah koşarak odaya girdi ve solgun yüzle bana bakarak televizyonda olup bitenlerden haberim olup olmadığını sordu.

Haberim olmadığını söyledim kendisine.

O zaman çabuk televizyonu aç olup bitenleri görmek zorundasın, Amerika yanıyor dedi.

O zamanlar televizyonum bulunmasa da büyük elçiliğimiz haber izlemleri için bir takım bulunduruyordu. Dünya gündemindeki olaylarla ilgili gelen rapor ve gazete ile haberdar oluyordum.

Karşı sokaktaki evde yaşayan Rahmetullah, Ahmet Ratib Popal’ın kardeşi ve Hamit Karzai ile aynı aşiretten olan Popolzayi idi. Beraber Rahmet Fakir’in evine gittik. Elçiliğimizden de bir kaç arkadaşın da bulunduğu evde kalabalık, ikiz kulelerden birinin yanışına bakıyordu. Kısa süre sonra başka bir uçak diğer kuleye çarptı. Olanlar hayal gibiydi inanması zor geliyordu insana. Olup bitenler eylem veya saldırı mı diye nasıl bir yankı uyandıracağını ve yine fakir Afgan halkının bedel mi ödeyeceğini düşünüyordum. ABD intikam için bize karşı tavır alacaktır diye içimden konuşuyordum.

Bunları düşündükçe göz yaşlarıma hakim olamıyor, odada bulunanlar ise şaşkın halde bana bakarak nedenini sorup duruyorlardı. Doğrusu odada bulunanlardan bazıları olanlar nedeniyle çok memnun görünüyor ve hatta birbirlerini tebrik ediyorlardı. Durumun böyle oluşu beni daha çok kaygılandırmaya başlamıştı. Ben gelecek için kaygılı idim. Çok ağır sonuçları görünen bir durum için bir anlık nasıl da keyf çıkarabiliyorlar merak ediyordum?

Odadakilere bakarak olanlar için ABD’nin kimi suçlayacağını sordum? Bilmediklerini söyleyip bana hatta bu onları neden endişelendirmeli diye soru bile sordular. Onlara göre Amerika bize yaptırım uygulayan, ülkemizi bombalayan bir düşmandır. Bu yüzden olanlar için mutlu görünüyorlardı.

Göz yaşlarımı silerek, bu konuda onlarla tartışmayacağımı fakat doğru olduğuna inandığım görüşü kendileri ile paylaşacağımı söyledim: “ABD olanlar için ülkemizde misafir olan hepinizin tanıdığı Usame bin Ladin’i suçlayacak ve bedelini bize ödetecek. Amerika büyük ihtimal yakında ülkemizi vuracaktır dedim.”

“Bin Ladin Amerika’nın bir numaralı düşmanıdır ve geçmişte bazı büyük ve küçük eylemler nedeniyle suçlanmıştır. İslam dünyasında saygı değer birisini suçlamak veya suç yüklemek Amerika’ya dünyanın geri kalanını da arkasına alarak Müslüman ülkelerine müdahale etme fırsatı verecektir. Amerika için kendi gündemini oluşturmakta Usame bin Ladin çok mükemmel bir kurbandır.  Amerika aynı zamanda daha önce yaptıkları yanlışları ve başarısızlıkları da örtbas etmek durumundadır. Amerika Usame bin Ladin’i kullanarak dünyayı kandıracak ve yanlış yönlendirecek ve Usame bin Ladin de korkarım ki bu işte katkısı var mı yok mu fark etmez, olanları üstlenerek Amerika’ya ihtiyaç duyduğu mazereti verecektir. Böylece Amerika’nın ülkemizi işgal edeceğine emin olduğumu söyledim kendilerine. Amerika’nın gözüne çoktan diken gibi dikilen İslam Emirliğine karşı şimdi de tüm dünya birleşecektir. İşte göz yaşlarımın sebebi de budur dedim.

Gerçi odada bulunanlar kaygılarımı paylaşmayarak yanıldığımı ve Paştunların bir ata sözü misalini sergilediler: “bir saldırı olan yere bir de savaşın bulunduğu yere bak” Onlara göre intikam için Amerika çok uzaktaydı. Kaygılı bir şekilde ve ileride başımıza gelecekleri düşünerek eve döndüm.

***

Evden elçiliğimizin siyasi ilişkiler müdürü Suheyl Şahin’i aradım. Olanları konuştuktan sonra yarın sabah basında kısa bir bildiri yayınlayacağımızı kararlaştırdık. Artık geç oluyordu, odama geçip uyumak istesem de endişeden uyuyamadım ve bir anda ABD büyük elçisi ile son görüşmemizi hatırladım. Ülkelerine karşı Afganistan’dan gelecek büyük bir eylemden söz etse de sözlerini ciddiye almamıştım.

Büyük elçinin sözlerini tekrar tekrar hatırlıyor ve uyuyamıyordum. Ve o an telefonum çalarak İslam Emirliğinin Kandahar ofisinden Tayyip Ağa beni selamladı ve Emirül Müminin Molla Muhammed Ömer’in benimle konuşmak istediğini söyledi. Anladığım kadarıyla kendileri de olup bitenler nedeniyle kaygılanmış ve uyuyamamışlar. Tayyip Ağa beni Molla Sahib’le buluşturdu. Merhabalaştıktan sonra ABD’ye yapılan saldırı ile ilgili ne öğrenebildiğimi sordu. Gördüklerimi ve kaygılarımı kendisiyle paylaştım.  Molla Muhammed Ömer olayla ilgili İslam Emirliğinin alacağı resmi pozisyonu anlattıktan sonra konuşmamız 15 dakika daha uzadı ve sonra ben yatağıma döndüm.

Ertesi gün elçiliğe erken gidip ekibimden haberleri daha yakından takip etmelerini istedim. Pakistan’ın İngilizce yayın yapan Şafak ve Ulus ana haber gazeteleri ABD’deki olaylara ilişkin dünya genelinden gelen tepkileri yayınlamıştı. Saat on için basın toplantısı ayarlamıştık. İslam Emirliği Dış İşleri Bakanı Vekil Ahmet Mutevekkil basın toplantısından önce beni arayarak olaylara ilişkin alacağımız resmi duruşu görüştü ve ardından kısa bir basın açıklaması yaptık:

Bismillahir Rahmenir Rahim. Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagonda baş göstermiş olayları şiddetle kınıyor ve olaylarda yakın ve sevdiklerini kaybedenlerin üzüntülerini paylaşıyoruz. Bizler bu olaylardan sorumlu herkesin adalet önüne çıkarılmasını istiyor ve Amerikanın sabırlı ve dikkatlice davranmasını bekliyoruz.    

Basın açıklamasının bir kopyasını hemen ABD İslamabad büyükelçiliğine yollasak ta çok geç idi, Amerika hesaplaşmaya hazırlanıyordu.

***

Olaylar, bilhassa George Bush’un saldırının ikinci günü televizyon karşısına çıkarak öfke ve nefret dolu konuşmasının ardından hızla değişmeye başlamıştı. Kurşun geçirmez gömlekle kamera karşısına geçen Bush, henüz soruşturma yapılmadan ve güvenilir bir kanıt bile ortaya koyulmadan Usame bin Ladin’nin 11 Eylül eylemlerinden sorumlu olduğunu duyurmaktaydı. Afganistan İslam Emirliği ise Bin Ladin’e sığınak verdiği için onun işlediği suça ortak ve cinayetlerinden sorumlu tutulmaktadır diyordu. Bush, Usame bin Ladin sağ veya ölü aranıyor diye ekliyordu.

Dış İşleri Bakanımız Mutevekkil iki gün sonra Bush’un beyanatını onaylamadığını dile getirse de durum Afganistan için kötüye gidiyordu. Birleşmiş Milletler, BM her geçen gün Amerika’ya desteğini ifade ediyor ve Bin Ladin’in ABD’ye teslim edilmesini talep ediyordu. Tüm dünya Amerika safında yer alıyor, Afganistan ise gün geçdikçe daha çok izole ediliyordu. Fakat tüm baskılara rağmen İslam Emirliği’nin siyaseti değişmiyordu. İslam Emirliği Nayrobi ve Dar es Selam bombalamalarında olduğu gibi bu konuda da yeterli kanıt ve delillerin olmadığını söylüyordu.

Afganistan’a yaptırımlar sertleşiyor ve savaş söylentileri her geçen gün artıyordu. Amerika destek için tüm dünyaya delegasyon göndermekteydi. Pakistan’a da birden fazla heyet grubu gelmiş ve lakin bizimle görüşmeyi tercih etmediklerini bildirmişlerdi. Amerika’nın talep listesi her geçen gün büyümekteydi. Usame bin Ladin’in teslim edilmesi ile başlayan talep listesine sonradan ülkede demokratik yönetimin kurulması, insan hakları, kadın hakları ve Amerikan ordusuna ülkemizin her yerinde serbest arama tarama izni verilmesi vs talepleri de eklenmişti.

Durumu siyasi yollarla halletmeye çalışıyor ve savaştan kaçınılması gerektiğini düşünüyordum. Cumhurbaşkanı George Bush ve Beyaz Saray’ın mail adresleri bulunuyordu elçiliğimizde. Kendisine daha önce, seçimleri kazanırken de mail atarak tebrikte bulunmuştum. Fakat bu memnuniyet mektubu anlamına gelmemelidir. İyi hatırlıyorum, hem İslami hem de siyasi açıdan sorunlu olan birisini tebrik etmenin ne lüzumu var diye de o zamanlar kendime sormuştum.

Bir kez daha Başkan Bush’a ve Beyaz Saray’a Afgan halkı adına uzun bir mektup yazarak Afgan halkının yüzleştiği problemleri anlatmaya çalıştım: açlık, kıtlık, mülteci problemi… Devamlı savaşların Afgan toplumunda bıraktığı ağır etkilerin, iç düşmanların, savaş kurbanlarının ve yolsuzluklarının detaylarına indim. Savaşın yıkıcı etkisinden bahsederek geçmiş hatalar tekrarlanmasın diye kendisine temkinli olmayı tavsiye ettim. Selefinin gittiği yoldan yürümesi halinde olanlar için sorumluluk sahibinin bir tek Amerika olacağını anlatıyordum.

“Hiç şüphe yok ki, Amerika dünyada tek süper güç, Afganistan ise son yirmi yıllık savaşta her şeyini kaybetmiş bir ülke durumundadır. Amerika’ya karşı koyacak ne ekonomik, ne siyasi, ne de askeri gücümüz bulunmaktadır. Son on yılın cihat ve iç savaşları ise Afgan halkını iyice yıpratmıştır. Ne savaşmak istiyor ne de buna gücümüz kalmıştır” diye belirtiyordum mektupta.

Tüm bunları dikkate alarak savaş yerine diyaloğu seçmeyi öneriyordum kendisine. Mektubun bir kopyasını ABD’nin İslamabad Büyükelçiliğine diğerini ise Meclis ve Kongre’ye gönderdim. Her iki ülke için savaşın sebep olacağı ağır sonuçlara dikkatleri çekmeye çalışıyordum.

Aynı zamanda Başkan Bush’a danışmanlık yapan Afgan kökenli Zelmay Halilzad’a telefon açıp kendisinden tüm imkanları deneyerek bu durumun savaşa dönüşmemesi için elinden gelen her şeyi yapmasını rica ettim. Pakistan konuşmalarımızı dinlemesin diye İslamabad’dan Celalabad’a gelerek Halilzad ile daha önceler de telefonda görüşüyorduk. Kendisine hep, Amerika’nın Pakistan aracılığı ile değil, Afganistan’la direkt temasa geçmesi gerektiğini söylüyordum. Taliban’ın Pakistan’ı dinlemediğini ve kararlarını önemsemediğini söyledim kendisine. Arabulucu kısmında Pakistan, ne Afganistan’ın ne de Amerika’nın çıkarlarını dikkate almaktadır. Oysa ne yazık ki Bush küstahlığına devam etmekte ve uyarılarıma kulak vermemekteydi.

Pakistan despot yönetiminin Bush’a mutlak itaatine rağmen İslamabad elçiliğimiz hemen kapatılmadı. Pervez Müşerref elçiliğimizi saldırı günü bile kapattırabilirdi fakat ne BM ne de ABD Afganistan’a açılan tek iletişim kanalının hemen kapatılmasını istemiyordu. Her halükarda, Pakistan da Usame bin Ladin’in ABD’ye teslim edilmesini talep ediyordu.

Yakınlarda Pervez Müşerref’in otobiyografisini okumuştum, kendisini kahraman şahsiyet ve cesur komutan olarak anıyor, Tanrı dışında kimseden korkmadığını ve canını sadece Yüce Allah’ın alabileceğini yazıyordu bu zat. Aslında bu sözünde eleştirilecek bazı şeyler var: Müslüman birisi yüce Allah’a iman etmeli ve Onun dışında hayat veren ve alanın olmadığını anlamalıdır. Otobiyografide Bush’un 11 Eylül olaylarından sonra kendisini tehdit ettiğini de yazıyordu. Pakistan işbirliği yapmazsa taş devrine göndeririz diye uyarıyordu Bush. Net ol Müşerref diyor, ya bizimlesin ya da bize karşı. Tehdit sonucu Müşerref Afganistan’ı bombalayabilmek için Pakistanda’ki askeri üsleri Amerikalıların hizmetine sunmak zorunda kalıyor.

Bir tek Allah’tan korktuğunu iddia eden birisi kadın çocuk yaşlı ayırt etmeden Afganistan’ı bombalayacağını ve İslam Emirliği’ni devireceğini söyleyen Bush’un tehditlerine nasıl boyun eğerdi anlamıyorum?

Amerikanın ülkemize saldırısından önceki aylarda ISI (Pakistan İstihbaratı) defalarca beni aramıştı. Ve bir keresinde iki ISI subayı elçiliğimize gelerek İslam Emirliğinde’ki farklı siyasi makamları ve o makamları üstlenen şahıslar ile ilgili bilgileri edinmeye çalışmıştı. Aslında neyin peşinde olduklarını çok iyi bildiğim için kendimi Emirliğin askeri yapısından haberdarmış gibi göstererek kendilerine Emirliğin yönetim kurulu haritasını takdim etmiştim. Subaylar şüphe ediyor gibi askeri konulara yoğunlaşınca, kendilerine bu mevzunun beni aştığını söylemiştim.

ISI başka bir defa ise benden kendi ofislerine gelmemi istemişti. Kendilerine gelemeyeceğimi fakat gerekirse dış işleri bakanlığında buluşmaya hazır olduğumu iletmiştim. Çok geçmeden istekleri talebe dönmüş ve benim ISI’a ait pansiyona gelmem gerektiğini söylemişlerdi. Taleplerini bir kez daha geri çevirmiştim. Nihayet, Mahmut eşliğinde, General Mahmut, General Geylani ve Tuğbay Faruk’u kendi evimde karşılamam icap etmişti.

Hiç şaka yapacak bir durumda görünmüyorlardı: “Sanırım yakında ne olacağını siz de çok iyi biliyorsunuz diye General Mahmut konuşmaya başladı. Ve biz hem de biliyoruz ki siz, Amerika’nın başını çektiği Afganistan karşıtı Uluslararası koalisyona Pakistanın da katılacağına inanıyorsunuz diye ekledi. Bunun belki İslam’a ve komşuluk prensiplerine aykırı olduğunu düşünüyorsunuz. Belki şüpheleniyor ve bu yüzden ofisimize gelmek istemiyorsunuz. Bu gün buraya size iki hususu söylemeye geldik: Birincisi, bizdeki istihbarata göre siz Başbakan Müşerref’e suikast düzenlemeyi planlıyorsunuz. Eğer gerçekten böyle bir plan hazırlığı içindeyseniz hemen durdurmanızı öneriyorum, çünkü istenilen suikast girişimi engellenecektir. İkincisi, hepimiz Amerika’nın Afganistan’a olası saldırı ihtimalinin her geçen gün çoğaldığını görmekteyiz. Sizi temin ederim ki Amerika’ya karşı vereceğiniz cihatta yalnız kalmayacaksınız, biz de sizinle olacağız.”

Kendilerini sabırla dinledikten sonra sakince konuşmaya başladım. “Eğer birileri Müşerref’e suikast planlıyorsa bu benim değil Pakistan’ın iç sorunudur. Benim bunu yapma ihtimalime gelince; bunun için elimde ne böyle bir imkan ne de araç bulunmaktadır. Dolayısıyla onlara, İslam Emirliğini kendilerinin çirkin planlarına dahil etmemelerini söyledim.

“İkincisi, eğer Amerika Afganistan’a saldıracaksa hangi üsleri ve araziyi kullanacak siz bunu benden daha iyi biliyorsunuz. Ne kadar Afgan’ın bu savaşta şehit olacağını ileride hepimiz göreceğiz. Fakat siz General, Amerika ile işbirliği yaparak katliam ve ölümlerden dünya ve ahirette sorumlu tutulacaksınız. Afganistan’ın bir numaralı düşmanı siz olacaksınız.”

General Geylani bağırarak müdahele etmeye çalışsa da ben Mahmut’a taraf bakarak konuşmağa devam ediyordum. Bir dakika General! “Siz cihattan bahsediyorsunuz ama Amerika sizin hava üslerinize konuşlanmış halde hava sahanızdan uçuşlar yapmakta ve sizden aldıkları istihbarat doğrultusunda ülkemizi bombalamaktadır. Bu yüzden Cihat sözünü dile getirdiğiniz için bile utanç duymalısınız. Allah’tan korkunuz yok mu cihattan bahsediyorsunuz? Neden kendi ülkenizde değil, Afganların cihat etmesini istiyorsunuz? Cihat bir tek Afganlara mı farzdır? General! Lütfen bana aslında karşı olduğunuz bir şeyi desteklediğinizi söyleyip durmayın.” Bunun üzerine, General Mahmut göz yaşlarını saklayamamakta, Geylani ise kolu benim boynuma sarılmış halde haykırmaktaydı. Doğrusu verdikleri tepkiye şaşırmıştım. Konuşmamız bittikten kısa süre sonra evimi terk ettiler.

Pakistan karışık sinyaller göndermekteydi. Bir taraftan General Mahmut bana saldırının kaçınılmaz olduğunu söylerken diğer taraftan Kandahar’daki Pakistan konsolosluğu Amerika’nın Afganistan’a hiç bir zaman saldırmayacağını ve savaş dedikoduları ve Bush’un savaşçı mesajlarının amacının sadece kızgın Amerikan halkını yatıştırmak için olduğunu söylüyordu. Pakistan ordusunda hizmet eden ve aynı zamanda Pervez Müşerref’e danışmanlık yapan bir çok yüksek rütbeli Müslüman subaylardan daha gerçekçi haberler gelmekteydi. Pakistan iç ve dış ilişkiler bakanlığından da bir kaç subayla temaslarımız bulunuyordu.

Gidişattan kendimi haberdar tutmak için gereken her şeyi yapıyordum. Hatta bir defa dış ilişkiler bakanlığından tanıdık birisi aracılığıyla Pervez Müşerref’ten randevu istesem de kendisi bu isteği geri çevirmişti.

Tüm zorluklara rağmen Amerikanın savaş ve Afganistan karşıtı ittifak oluşturma planlarından bazı bilgiler edinebilmiştim. Edindiğim bilgilerde Amerika, Pakistan İstihbaratı ile birlikte planın ilk aşamasında Molla Ömer ve Usame bin Ladin’in ikametlerine güdümlü füze fırlatarak ilk onları ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Planın ikinci aşamasında Amerikan deniz ve hava kuvvetlerinin ülkeyi ağır bombalayacağı ve son aşamada ise Afgan işbirlikçi kuvvetlerine sağlayacağı mali ve malzeme desteği ile Amerika’nın kara harekatı başlatacağı gözleniyordu. Amerika’ya katılanların büyük çoğunluğu kuzey ittifakı saflarında komutanlar idi.

İç düşmanlarımızı zaten çok iyi tanıyorduk ve Amerika’nın saldırı olasılığı da böyle komutanların varlığına dayanmaktaydı. Doğu eyaletinden Abdül Hak ve Malik Zarin işbirliği yapacaklardı. Sonuncu, Nangarhar’dan ünlü mücahit ve Taliban karşıtı liderlerden, birinci ise Kunar eyalitinden ve Meşvani aşiretinden olan ünlü komutanlardan idi. Paktiya eyaletinden Paştun lider Padşah Han Zadran, güneydoğu arazide büyük olmayan bir ekiple çalışacak, Hamid Karzai, Gül Ağa Şirzayi, Hamid Ağa ve bazı diğerleri ise güneydoğuda olacaklardı. Amerika ve Pakistan, bir tek güney-batı tarafta müttefik bulamamaktaydı.

Kandahara giderek Müminlerin Emiri Molla Muhammed Ömer’le yeni evinde buluştuk. Amerikanın olası saldırı planları ile ilgili  toplayabildiğim tüm bilgileri kendisine sundum. Fakat Molla Ömer söylediklerime inanacak gibi gözükmüyor ve Amerikanın somut bir delil olmadan saldıramayacağını savunuyordu. Kendisi aynı zamanda Washington’dan resmi soruşturma başlatılmasını talep ederek, Bin Ladin ve arkadaşlarının 11 Eylül saldırısında suçlu olduğunu kanıtlayacak somut deliller ortaya koymadan İslam Emirliği’nin bu konuda fazla adım atmayacağını belirtmişti.

Molla Ömer’e göre Amerika’nın saldırı olasılığı çok düşük gözüküyordu. Edindiğim bilgilere dayanarak Amerikanın kesinlikle saldıracağını ve savaşın kaçınılmaz olduğunu söyledim kendisine. Pakistan ve Amerika’nın bu konuda anlaşması an meselesidir dedim.

Pakistan, komünist generaller ve eski mücahitler ile görüşmek için gereken her şeyi yapmakta, ISI ise ABD saflarında İslam Emirliği’ne karşı savaşacak potansiyel güçleri ABD’nin huzuruna getirmekteydi. Amerika ise bunun karşılığında ne kadar para gerekirse ödemeye hazır bulunmaktaydı. ABD milyonlarca dolar harcayarak işbirlikçilerine telsiz iletişim ve diğer malzemeleri temin etmekte ve hatta İslamabad büyükelçiliğimize bile kendileri için bilgi toplamak adına para dağıtmaktaydı. Amerika’nın cömertçe para ve malzeme dağıtması Pakistan için bir lütuftu. Pakistan Sint ve Balucistan eyaletindeki üsleri ABD’nin hizmetine sunmuş ve burası savaşta Afganistan’a karşı kullanılacak silah ve savaş malzemeleri ile donatılmıştı. Pakistan ve ABD istihbaratı, İslam Emirliğinde ordu ve hava üslerini kumanda eden yetkililere ait bilgiler de dahil çeşitli hususlarda bilgi alış verişinde olsa da, ISI aslında Afganistan dahilinde stratejik avantaj kazanmak için gizli gündem oluşturma peşindeydi. Pakistan da dahil, sınıra yakın bölgelerde yaşayan ve 1980 den beri iç savaşa dahil olmayan cihadi komutayı tekrar toparlamayı ve paralel hamleyle İslam Emirliği’nin ordu kuvvetleri arasına yerleştirdiği adamaları ileride Emirliğin yıkılmasında kullanmayı amaçlıyordu. Ve nihayet Pakistan Kuzey İttifakı ile gizli görüşmeler yaparak Afganistan’ın siyasi ve askeri geleceğini müzakere ediyordu. Pakistan, Kuzey İttifakını Afganistan’ın gelecek hükumeti olarak görüyordu.

Tüm bunları savaş alameti olarak görüyor ve daha çok istihbarat edindikçe savaşın kaçınılmaz olduğuna da o kadar daha çok emin oluyordum. Bir zamanlar kardeş sandığımız Pakistan artık bize sırtını çevirmiş, dünya ise Bush’un Afganistan’a karşı eylem çağrısına icabet için konuşlanmış bulunuyordu. Sakin günlerin tezlikle son bulacağını ve İslam Emirliği’nin yaşam mücadelesi vermek için güçlü bir düşmanla karşılaşması gerektiğini biliyordum.

***

Artık Ekim ayına girmiştik. Bir sabah yüksek rütbeli Pakistan yetkilileri bana önümüzdeki akşamın işgalin başlangıç habercisi olacağını söylediler. Amerikan ordusu Pakistan’ın üslerine konuşlanmış hazır bulunuyor, uçakları ise hava sahamızda devriye uçuyordu. Yüzlerle savaş uçağı ve güdümlü füzelerle donatılmış uçak gemisi ise Fars Körfezinde demir atmış bekliyordu. Aynı zamanda, insansız droneleri Afganistan semalarında casusuluk yapıyordu. Bir tane droneleri ise Mezari Şerifte düşürülmüştü.

ABD’nin Pakistan Büyükelçisi 11 Eylül saldırıları ile ilgili iddia edilen delilleri ve Taliban’ın El Kaide ile dayanışmasını gösteren gizli dosyaları Pervez Müşerref’e takdim etmişti. Aslında ise bu Afganistan’ı işgal etmek adına Amerikalılarla yaptıkları işbirliğini meşru göstermek ve Müşerref’in elini güçlendirmek için kendisine sunulmuş bir gerekçeydi. Afganistan’ın defalarca talebine rağmen Amerika’nın bu dosyaları Afgansitan’a değil de neden Pakistan’a verdiği sır olarak kaldı. Oysa dosyalardaki Arap asıllı Ali’nin tutuklandıktan sonraki itiraflarından başka bir şey değildi. Amerikalıların iddia ettiğine göre Dar es Selam saldırılarında Ali’nin parmağı vardı. Ali sonradan kendisine enjekte edilen kimyasallardan sonra delirmiş ve kaybolmuştur. Yani bir hayal gibiydi, kendisi bir daha asla gerçek hayata dönmeyecekti. Bu olay Müşerref için bir utançtı ve kalan son itibarını da hiç etmiştir.

Son öğrenebildiklerimi de merkeze ulaştırarak yarın akşam olası saldırılara hazır olmalarını söylemiştim.

Yarın olup akşam vakti gelince gergin halde oturuyor ve ne olup bittiğini merak ediyordum. Saat 10 sularında Kandahar Kolordu baş komutanı Molla Ahtar Muhammed Osmani telefon açarak şuan Kandahar hava üssünün saldırı altında olduğunu söyledi. Peki Müminlerin Emiri’nin bundan haberi var mı diye sordum? Evet kendisinin haberi var dedi ve bekle, şimdi de Müminlerin Emiri’nin evine saldırı yapılıyor diye ekledi. Başka bir şey daha ilave etmek istiyordu ki hat kesildi.

Beni en çok endişelendiren Molla Muhammed Ömer’in uyarılarımızı dikkate almaması ve saldırı öncesi tedbir almayarak hayatını kaybetme olasılığıydı.

Tüm bunları düşünürken telefon tekrar çalmaya başladı. Bu kez Kabil’den Savunma Bakanlığı iletişim departmanı müdürü Molla Abdul Ğaffar telefon açıyordu. Kabil hava üssü şuan saldırı altındadır dedi ve beni Savunma Bakanı Molla Ubeydullah’a bağladı. Kendisine Amerika’nın savaş planları ile ilgili haberler aktarmıştım ve nasihatlerime kulak veriyordu. “Uyku ve rahat zamanı değil, hemen güvenli bir yere çekilmek şart, inşallah sonrasına bakacağız” diye ekledim.

Telefon susmuyor, insanlar, gazeteciler dolayısıyla herkes bizden yorum bekliyordu. Şahini arayarak tüm gazetecileri toplamasını rica ettim ve gece yarısı bahçemden basın açıklaması yaptım.

Savaş başlıyordu.

***

Saldırıdan önce evimde buluştuğum ISI yetkililerinin hepsi görevden alınmıştı. General Geylani Pencab eyaletine aktarılmış , General Mahmut’un yerine ise General Ömer ISI başkanlığına getirilmişti. General Mahmut’la ilgili daha sonra hiç haber alamadım.

Gizli raporlara göre, ISI ,Afganistan’la ilgili Amerika’nın istediği dosyaları yakmış ve Molla Sahib’e Amerika’nın öncelik hedefinin kendisini ve üst düzey Taliban liderlerini öldürmek olduğunu söylemişti. ISI hatta Molla Sahib’e güvenli barınak aramasını da söylemişti.

Diğer Pakistan yetkilileri olası savaş haberlerini yalanlayarak, Amerika’nın sadece askeri tatbikatla baskıyı artıracağını fakat gerçek saldırı ve işgalin olmayacağını savunuyordu. Amerikanının savaş açacağını kendisine bizzat somut delillerle aktarsam da, Molla Ömer artan tehlikeyi umursamıyor ve evinde kalıyordu. Kandahar bu delillerin gerçeği yansıtmadığını dile getiriyor, Molla Sahib de saldırı için yeterli nedenin olmadığını ve bu yüzden savaşın pek mümkün olmayacağını savunuyordu.

Göreve atandıktan iki gün sonra ISI’ın yeni başkanı General Ömer bana gelerek iki talepte bulundu: Üst düzey Taliban yetkilisi ve temsilcisi olarak katı Taliban’ı ılımlı Taliban’dan ayırmakta kendilerine yardım etmem gerektiğini söyledi ve Taliban’ı ayakta tutmanın tek yolunun bu olduğunu ekledi. Aslında ise gerçek amacı Taliban’ı gruplara bölerek zayıflatmak idi. Emirül Müminin Molla Ömer’e karşı Ilımlı Taliban’ı ben yönetecektim ve bu işte bana gereken tüm maddi ve lojistik desteği ISI’ın sağlayacağını söylüyordu.

Obama yönetimindeki yeni ABD hükumeti şuan bu öneri üzerinde çalışıyor. Bush da kendi döneminde Britanya ve Hamid Karzai ile beraber bunu yapmaya çalışmıştı. Onlara göre Taliban para ve mevki için uğraşıyor ve bu mantıkla bakınca para ve mevki ile de yok edilebilinirdi. Oysa Taliban, İslam fikri üzerine kurulu, işitme ve itaat etme ve de diyalog  prensiplerine dayalı mukaddes cihat yürüten bir harakettir. Bu yüzden Taliban’ı Ilımlı ve Katı (taviz vermeyen) diye gruplara bölme girişimleri nafile ve boştur.

General aynı zamanda bana medyadan uzak durmamı ve büyükelçilikteki tüm basın toplantılarını iptal etmem  gerektiğini söyledi. Basın açıklamasını hem de kendi ihtiyaçlarına göre ayarlayabilsinler diye biz açıklama yapmadan önce basın açıklamasının içeriğini Pakistan’a aktarmam gerektiğini söyledi ve bunu söyledikten sonra gitti. Generalin benden ne talep ettiğini çok iyi anlasam da kendisine yanıt vermemeyi ve susmayı tercih ettim.

***

Her gün saat 16:00 da basın toplantısı yaparak Afganistan’da olup bitenleri dünya gündemine aktarmaya çalışıyordum. Pakistan dış ilişkiler bakanlığından Aziz Han’ın uyarılarını önemsemeyerek ülkemizle ilgili bazen genel, bazen özel durumları aktarmaya ve aynı zamanda gazetecilerin sorularını cevaplamaya devam ediyordum.

Saat 15:00’da Afganistanla ilgili tüm haberleri toplayıp saat 15:30 da yazıcıdan çıkarıyor ve bir kopyasını ISI subayına veriyordum. Fakat ISI subayı ofislerine yetişemeden bile ben artık basın açıklamasını bitirmiş oluyordum. Böylece ISI bir şey yapmaya fırsat bile bulamadan ben artık haberleri yapmış oluyordum.

ISI’ın üç kez resmi uyarılarına rağmen haberleri yapmakta devam ediyordum. 9 Kasım günü Mezari Şerif Kuzey İttifakına düştüğünde ISI beni arayarak İslam Emirliği Savunma Bakanı Molla Ubeydullah ve Kandahar valisi Molla Muhammed Hasan Ahund’la iletişime geçmemi ve Pakistan’a gelmeleri için kendilerini ikna etmemi istemişti. Bunu yapamayacağımı ve aynı zamanda ISI’ın onları tutuklayacağına emin olduğum için Pakistan’a gelmelerini istemediğimi söyledim.

ISI her beş dakikada bir beni arayarak Molla Ubeydullah ve Molla Muhammed Hasan Ahund’la konuşup konuşmadığımı soruyordu. Konuştuğumu ve kendilerine Pakistan’a ayak basar basmaz tutuklanacaklarını aktardığımı söyledim. Pakistan’ın hiç bir sözüne güvenmiyordum.

ISI’dan son gördüğüm kişi Albay İmam olmuştur. Sovyet cihadında ün kazanmış bu şahıs Hirat’daki Pakistan Konsolosluğunda konsolos görevini yürütüyordu. Amerika’nın Afganistan’ı işgalinden sonra ise ülkeden kovulmuştu. Kandahar’da kalmayı istese de Taliban kendisine güvenmediğinden Afganistan’ı terk etmek zorunda kalmıştı.

Benden randevu istemiş ve elçiliğimizde buluşmuştuk. Merhabalaştıktan sonra ağlamaya başlamıştı. Afganistan’ın başına gelenlerin Allah’ın takdiri ve lakin sorumluluğun Pakistan’a, özellikle de Müşerref’a ait olduğunu ve Müşerref’in yaptıklarından dolayı Pakistan halkının dünya ve ahirette bedel ödeyeceğini söylüyordu. Bunları söyledikten sonra gitti ve ben, beni tutuklamaya gelinceye kadar bir daha ISI subaylarının yüzünü görmedim.

Pakistan hükumeti işte böyleydi. Oysa halk tamamen farklıydı. Ülkenin çeşitli yerlerinde her gün Amerika karşıtı itirazlar çıkmakta, polis ve protestocular arasında çatışmalar sürmekteydi. Pakistan hükumeti protestoları bastırmak için dini liderler de dahil çok sayıda tutuklamalar yaparak çok gayret etse de gösteriler her geçen gün büyümekteydi.

Her gün binlerle gönüllü elçiliğimize gelerek Amerika’ya karşı savaş isteklerini bildirmekteydi. Binlerle diğer gönüllüler ise Belucistan ve Hayber üzerinden geçerek Afganistan’a ulaşmakta ve gönüllü tugaylara katılmaktaydı.

İslamabad yönetimi insanları Afganistan’a gitmekten vazgeçirmeye çalışsa da bunu yapamamıştı. Durum artık Hükumetin kontrolünden çıkmıştı. Ben bile artık gönüllülerin akın etmesinden usanmış ve durumu böyle görünce televizyondan konuşma yaparak onların Afganistan’a geçmek için elçiliğimize gelmemelerini rica etmiştim. İnsanlara fiziki cihattan çok maddi(mali) cihada ihtiyaç duyduğumuzu söylesem de bu hiç bir şeye yaramamış ve insanlar İslami görev diye elçiliğimize akın etmeye devam etmişti.

_____________________

İlgili Haber:

Taliban’la Geçirdiğim Hayatım – Usame Bin Ladin Sorunu

 

  Bu yaziya ait etiketler:
  Kategoriler: