Taliban’la Geçirdiğim Hayatım – Usame Bin Ladin Sorunu

Taliban’la Geçirdiğim Hayatım – Usame Bin Ladin Sorunu
Şubat 26 08:01 2018

 

Asya’nın Sesi Haber Merkezi

Afganistan İslam Emirliği Taliban Hareketinin kurucularından ve Taliban’ın Afganistan’da yönetimi elinde bulundurduğu yıllarda Pakistan Büyükelçiliği yapmış olan Molla Abdusselam Zaif yeni bir kitap telif etti.

‘Taliban’la Geçirdiğim Hayatım’ adlı kitap, yayınlanmasının ardından dünya çapında ilgi gördü. ‘Anı kitabı’ olarak hazırlanan eserin İngilizce baskısı bulunuyor.

Suriye hakkında yayınladığı uzman görüşleriyle tanınan Ahmed El Hadan kitap hakkında şunları söyledi: “Kitabı okurken Ebu Musab Es Suri’nin şu sözünü hatırladım:

‘Benim en sevdiğim kitap türü, hatırattır. Liderlerin, İslamcıların, Laiklerin ve Kralların hatıratları. Böyle olmasının nedeni bunların tarihi hikayelerin özeti olması ve kişisel tecrübelerini yansıtmasıdır.’

Molla Zaif’in kitabı tarihi olayların özeti olması ve Afganistan’daki duruma bakış açınızı genişletici olması açısından önemli. Kitap yalnızca savaşa odaklanmıyor, bilakis Afganistan’daki sosyal ve toplumsal yapıya ilişkin de doküman sağlıyor.

Kitabı okurken elde edeceğiniz en önemli faydalardan biri de bir grup oluştan bir devlet oluşa evrilme sürecinde karşılaşacağınız zorlukların miktarını anlamak olacak.

Kitap, İngilizceye tercüme edilerek yayınlandı ve okumanızı şiddetle tavsiye ederim.”

Asya’nın Sesi Haber Merkezi, Ahmed El Hamdan’ın önemine vurgu yaptığı kitaptan bölümler tercüme etmeye başladı.

Uluslararası Güvenlik ilgilisi okurlarımız için Türkçeleştirdiğimiz ilk bölümü ilginize sunuyoruz:

Talibanla geçirdiğim hayat

Abdsselam Zaif

Molla Abdusselam Zaif, Taliban’ın bir kaç yıllık yönetimi devrinde İslam Emirliğinin Pakistan’daki elçilik görevini üstlenmiştir. 11 Eylül olaylarından ve Amerikanın Afganistan’ı işgalinden sonra  kendisi de bazı diğer arkadaşları gibi ABD tarafından tutuklanarak Guantanamo’da hapis yatmış ve bir kaç yıl sonra serbest kalmıştır; ilerleyen yıllarda, yaklaşık 380 sayfadan oluşan “Taliban’la geçirdiğim hayatım” kitabını kaleme almıştır. Bir kaç başlıktan oluşan kitapta Molla Zaif, Usame Bin Ladin konusunu da ele almış:

Usame sorunu (sayfa 131-139)

Pakistan’daki Birleşmiş Milletler (BM) merkezi ofisi İslamabad’da bulunuyor ve aynı zamanda Afganistan’dakı işleri de koordine ediyordu. Kurumun başında  BM genel müdürü Kofi Annan’ın özel temsilcisi olan Francesc Vandrell1 bulunuyordu.

BM teşkilatının diğer kolları olan İnsani yardım ve Mülteci Komisyonluğu da işlerini aynı ofisten yürütüyordu. O zamanlar İslamabad ve Afganistan arasında uçuşları bir tek BM yapıyordu ve yaptırımlara kadar İslam Emirliğinin diplomatları da bundan yararlanıyordu. BM, İslam Emirliği ve elçilik ile her zaman iyi geçinmeye çalışıyor ve İslam Emirliği diplomatlarının elçiliğimize yaptıkları ziyaretlerinde onlarla hep görüş ayarlamaya çalışıyorlardı. Geriye baktığımda, onların bu ziyaretlerinin arkasında bize daha çok baskı yapmak amaçlı olduğuna inanıyorum.

Görüşmelerin birinde Francesc Vandrell, Usame Bin Ladin’in Amerikaya teslim edilmesinden hevesle bahsederek şöyle diyordu, Taliban, BM kararına gereken saygıyı göstersin. Aslında birisinin Amerika’ya teslim edilmesi ne BM kararı ne de hakları idi, bilakis BM’nin kendisi de Amerika tarafından bastırılıyordu. Kendisine, Usame bin Ladin konusunun yetkilerim dışında olduğunu ilettim ve aynı zamanda Afganistan İslam Emirliğinin Usame bin Ladini neden Amerika’ya teslim etmesi gerektiğini sordum. Usame bin Ladin, Amerika’da aranan birisi olmasına rağmen, İslam Emirliği ile Amerika arasında birilerinin teslim edilmesi hususunda hukuki bir anlaşma söz konusu değildir. Ayrıca BM, tarafsız temsilen birisi, hukuki esası olmadan böyle bir şeyi birileri adına nasıl talep eder diye sordum? Sorularıma cevap alamadan bana şöyle dedi, “Dinle! Karar verilmiştir ve eğer yakında teslim etmezseniz, Amerika onu zorla alacaktır.”

BM işbirliğine çalışsa da, Amerikanın savaş hazırlığı içinde olduğuna şüphe etmiyordum. Sadece ne zaman ve nasıl yapacağı belli değildi. “Amerika savaş açabilir, fakat hiç bir zaman amacına ulaşamayacaktır. Kendi yönetimini ve de bizimkini harap edecek, kan akacak, düşmanlık artacak ve Afganistan’da iç ve dış savaş yeniden ateşlenecektir” dedim.

Fakat bana hiç kulak asmadılar. Vendrell bir kaç kez Afganistan’a seyahat yaparak Kandahar’da Müminlerin Emiri ile buluştu. Kofi Annan, Pakistan’a ziyareti sırasında Marriott Otelde kalıyordu ve o esnada Afganistan Dış ilişkiler Bakanı Mutevekkil ve elçiliğimizden bir delegasyon ile buluşmuştur. Kofi Annan da Usame’nin Amerika’ya teslim edilmesi ve mahkeme önüne çıkarılması konusuna odaklanmıştı. BM tarafsız olduğunu göstermeye çalışırken Amerika sayağı duruş sergiler ve hep Afganistan’ı suçlardı.

BM’nin Afganistan’a sergilediği ön yargının en bariz numunesi, hiç bir esası olmayan ve ittiham dolu uyuşturucu raporunun Genel Konseye çıkarılması olmuştur. Taliban henüz uyuşturucu yetiştiriciliğini ve hasılatını neredeyse sıfıra indirmişken, raporda Taliban’ın ham maddeyi elinde stoklayarak hasılatı kasten durdurup dünya piyasasında fiyatların artışına sebep olduğu yazılıyordu. Rapor dünya kamuoyunda yankı uyandırmış ve Taliban’ın günümüze kadar tekrarlanamayacak uyuşturucuya karşı kazanılmış başarılarını gölgeye düşürüyordu.

Diğer başka konular, örneğin mesela İslam Emirliğinin tatbik ettiği kısas ve diğer şeriat kanunları da BM tarafından hep saptırılmış şekilde veya şiddet yanlısı gibi takdim edilmiştir. Şeriatta, kısas veya bağışlama özellikle ölüm durumlarında mağdur tarafın hakkıdır. Ve cinsinden aslı olmayarak suçlu, şeri mahkeme karşısına çıkarılır. Örneğin,  Zamina isimli kadına yapılmış kısas, BM tarafından yanlış takdim edilmiştir. Kadın kendi elleriyle eşini öldürmüş ve bunu itiraf etmiştir. Misilleme eşinin akrabaları tarafından Kabil Stadyumunda alenen yapılmıştır. Bugüne kadar o sahnenin nasıl filme alındığını ve BM önüne sunulduğunu anlayamadım. BM ise kendi açısından meselenin detayına varmadan ve kadının suçunu itiraf ettiğini kaydetmeden Taliban’ı günahsız kadını öldürmekle suçlamıştır.

Başka bir fırsatta, BM, Talibanı küçük yaştaki çocukları orduya almakla ve ön saflarda ribatta tutmakla suçlamıştır. Taliban, bu meselden sorumlu BM temsilcisi Eric de Mul’u teftiş için bahsi geçen bölgelere götürmüş, fakat kendisi bırak küçük yaşta hatta genç bile bulamamıştır. Bu ziyaretten sonra kendisi daha bir rapor2 hazırlayarak önceki raporuna açıklık getirmiştir.

BM, her defasında Taliban’ı hava kuvvetlerini yanlış kullanmakla ve sivillerin ölümüne sebep olmakla suçlamıştır. Bu husus NATO’nun sebep olduğu sivil ölümler ve sivil yaşam alanlarının yıkımı ile kıyaslandığında ne kadar ironik olduğu görünüyor. Ve BM, yirmi sekiz milyonluk Afganistan halkına, Taliban’ın altı yabancının hristyanlığı tebliğ ettikleri gerekçesiyle tutuklamasına ceza olarak yaptırım uygulamıştır. Bu Yabancılar vize işlemesinde siyaset ve din alanlarından uzak duracakları şartını kabul etmelerine ve imzalamalarına rağmen şartları çiğnemiş ve Taliban tarafından alıkonulmuştur. Tutuklananlar arasında iki Amerikan vatandaşı olmuş ve Amerika hemen onların illegal tutuklandığını söylemiştir.

Birleşmiş Milletler değişmiş ve dünya devletlerinin elinde Afganistan ve Irak gibi Müslüman olan ülkelere karşı kullanılan alete çevrilmiştir. Bu gün şahit olduklarımızın eşi benzeri görülmemiştir. Amerika dünyayı yutmaya çalışıyor, Irak ve Afganistan’da binlerce günahsız insanı gaddarca bombalıyor ve katlediyor ve de yüzlerce köyü harabeye çeviriyor. Terörle savaş adına dünya genelindeki Müsülmanları katletmeyi ve tutuklamayı, onları mahkeme önüne çıkarmadan yıllarca tutuklu tutabilme yetkisini nereden alıyorlar?

Ben orada idim, ve bir çok arkadaşım hale oradadır. Hiç bir hakkımız bulunmuyordu: Guantanamo’da insan hakları söz konusu bile değil. Orada hiç bir açıklama bulunmuyor, dost ve aile ziyareti de yok. Ordaa hiç bir şey yok, umudun zamanla kırıldığı ve kurtuluşun gelmeyeceğine zorlamasından başka. Aynı BM, tüm olanlara rağmen Afganistan’a yaptırım uygulamış, olanlara göz yummuş ve hatta Amerika’yı dünyanın gözü önünde yaptıkları cinayetlerde desteklemiştir.

Afganistan’ı tecrit etme politikası büyüdükçe görüşmek için randevu talep eden diplomatların sayısı da azalmaya başlamıştı. Ve elçiliğimiz daha çok dış ilişkiler rolünü üstlenmeye başlamıştı ki, artık iki kurumu neredeyse ayırt etmek mümkün olmuyordu. Afganistan İslam Emirliğini yasal hükumet olarak tanıyan devletlerin sayısı pek çok olmasa da, bir çok diplomat ya sadece konuşmak için ya da Afganistan’la ilintili her hangi bir sorunları olduğunda düzenli olarak elçiliğimize geliyordu. Onlarla konuşdukça çok şeyler öğreniyordum.

Rusya Büyükelçisi hariç, diğer tüm büyükelçilerle şahsen görüşüyordum ve bir çokları ile iyi ilişkilerim olmuştu. Büyükelçilerin bir çoğu nezaketli ve akıllı insanlardı. Fakat iyi geçinemediğimiz birileri de olmuştu. Pek iyi hatıralarım olmayanlar arasında Almanya, Belçika, Kuveyt ve Suudi Arabistan büyükelçileri geliyordu. Fakat Pakistan büyükelçisi çok kibar ve entelektüel birisiydi.

Almanya ve Belçika büyükelçileri çok kaba, insafsız ve küstah birileri olmakla beraber, her ikisi uzun boylu ve ön yargılıydılar. Her zaman Afganistan’daki kadınların durumunu tartışmayı sevmişlerdir.

Kuveyt büyükelçisi son derece kibirli birisiydi. Sarı bıyıkları olan bu zat konuşmalarında Afgan halkını umursamaz ve hep kendini düşünürdü. Kuveytliler hep Amerika’ya arka çıkardı ve bazen kendileri de fark etmeden Amerika ve Bush’un ismini zikrettiğinde sanki hayatları onlara bağlı birileri gibi gözüküyordu.

Suud büyükelçisi genc ve hevesli gözüküyor ve taleplerde bulunuyordu. Sık sık Usame bin Ladin’i hatırlatıyordu. Bir gün ofisine giderek Afgan hacıların3 karşılaştıkları problemleri konuşmaya çalıştım, fakat konu ciddileştikçe beni umursamaz olup uzun uzadı yüksek sesle Usame hakkında konuşmaya başladı. Bu tavrından hayrete düşmüştüm ve defalarca konumuzun Usame olmadığını, meselenin yetkilerim dışında olduğunu ve diğer insanlar tarafından karar verileceğini hatırlatmaya çalışsam da beni duymazdan geldi.

En sempatik ve acınacaklı büyükelçi savaşla yıpranmış Filistin büyükelçisiydi. Müslüman devletlerden olan tüm diğer büyükelçiler kibar ve iyi insanlardı. Tüm diğer gayri-müslim devletlerin büyükelçileri, İslam Emirliğini meşru tanımasalar da iyi ilişkiler sürdürmeye gayret ediyorlardı.

Çin, Fransa, İngiltere ve diğer büyükelçiler ile belli ve mevcut konular hakkında müzakereler sürdürüyorduk. Ariana Havayolculuğuna ait Airbus uçağı kaçırılarak İngiltere’de iniş yaptığında, büyükelçi gelerek kaçıranların İngiltere’ye teslim edilerek mahkeme önüne çıkarılmasını rica etmiştir. Fakat İslam Emirliği onların bu ricasını geri çevirdi. Onlar uçağın pilotlarının görgü tanıklığı etmesini talep ediyorlardı, fakat İslam Emirliği razı olmadı . İngiltere, Usame bin Ladin konusunda Amerika safında yer almıştı ve İslam Emirliğinin üzerindeki baskıyı tırmanıyordu.

Çin hükumeti büyekelçisi elçiliğimiz ve İslam Emirliği ile iyi ilişkiler kurmakta öncülerdendi. Bir keresinde benden Afganistan’a seyahat edip Müminlerin Emiri ile görüşme ricasında bulundu ve ben de seyahat için tüm gereken hazırlıkları yaptım. Önce Kabil’e uçarak ardından Kandahar’a geçip Molla Muhammed Ömer’le buluşmuştu. Büyükelçi, İslam Emirliğinin güya Sincan’daki Müslümanları (eskiden İslam devleti olan bu yer şimdi Çinin bir parçasıdır ve zaman zaman merkezi hükumete karşı silahlı özgürlük davası yürütüyor) desteklediğine dair olan söylentilere, Çin hükumeti tarafından olan kaygılarını iletmişti.

Molla Muhammed Ömer, büyükelçiye İslam Emirliğinin hiç bir zaman Çin’in iç sorunlarına müdahele etmek niyetinde olmadığı yönünde garanti vermiş ve hiç bir grubun benzeri eylemeleri yerine getirmek için Afganistan topraklarını kullanmasına izin vermediğini söylemişti. Büyükelçi Molla Muhammed Ömer Sehb’i görmüş ilk gayri-müslim elçilerden olmuş ve galiba seyahatinden memnun kalmıştı. Bu görüşmeden belli bir süre sonra Molla Muhammed Ömer’le Birleşmiş Milletler, İslamabad büyükelçisi Francesc Vandrell görüşmüştür. Afganistan’ın dış dünya ile ilişkilerini geliştirmek ve farklılıkları aradan kaldırmak için çok gayret sarf ediyorduk.

Oysa, tüm gayretlerimize rağmen durum her geçen gün kötüye gidiyordu. Yaptırım ve cezalar artıyor, ilişkiler kötüleşiyor ve bir birini takip eden olaylar bir önceki gayreti bozuyordu. Olaylar çıkmaza doğru ilerlerken, dünya 11 Eylül 2001 eylemleri ile alt üst oldu.

En kötü ilişkilerimiz sık sık görüştüğümüz Amerikalılarla yaşanıyordu. Usame bin Ladin konusunda son derece ağır müzakerelerimiz olmuştu. Büyükelçiliğe ilk atandığımda, ABD’nin İslamabad büyükelçiliğinde William Milam4 ve yardımcısı Paula Thedi bulunuyordu.

2001 yılında Cumhurbaşkanı seçilen George W. Bush, Afgan kökenli Amerika vatandaşı Kabir Mohabatı5, Khalilzad6  gibi ABD’nin İslamabad büyükelçisi atamıştır. Kabir Mohabat görüşmeler ayarlar ve arabulucu rolü üstlenirdi. Amerika, Usame bin Ladin’in teslim veya başka ülkeye iade edilmesinde ısrar ediyordu.

Oysa Taliban haysiyet ve itibarını korumak için Usame bin Ladin’in yargılanması seçeneğini savunuyordu. Konu iki ülke7 arasında büyük ayrılık oluşturmuştu. Bir defasında konuyu büyükelçi ile geç saatlere kadar uzun uzadı konuşmuştum. İslam Emirliğinin bu sorunu çözebilecek üç muhtemel seçenek üzerinde  durduğunu ve her iki tarafı memnun edeceğini söylemiştim:

Birincisi, eğer Amerika Usame bin Ladin’i Nairobi ve Tanzanya’daki bombalı eylemlerle suçluyorsa, elinde olan kanıt ve delilleri İslam Emirliği Üst Mahkemesine sunmalı ve İslam Emirliği yasal yollarla Usame bin Ladin’i mahkeme önüne çıkarır, ve suçluluğu kanıtlandığı takdirde suçlu bulunup İslam şeriatına uygun cezalandırılır.

İkincisi, eğer Amerika, İslam Emirliğini meşru devlet olarak tanımadığından ve Afganistan Üst Mahkemesinin bağımsız, tarafsız ve adil olduğuna inanmadığından dolayı ilk seçeneği kabul etmiyorsa; İslam Emirliği, başsavcılığını üç müslüman devletin yürüteceği bir mahkeme oluşturulmasını ve yargılamanın dördüncü bir müslüman devlette görülmesini teklif ediyor. Amerika kendi delil ve kanıtlarını sunarak Usame bin Ladin’e karşı dava açmış olur. İslam Emirliği ise kendisi mahkemeye eşlik ederek, Usame’nin mahkemede hazır bulunmasını, kendisine yöneltilmiş soru ve ittihamları cevaplayarak savunma hakkını kullanmış olur. Eğer kendisini savunamaz ve suçlu çıkarsa ona uygun cezasını alır.

Üçüncüsü, eğer Amerika ikinci seçeneğe güvenmiyorsa, biz Usame’nin tüm faaliyetlerini durdurma teklifinde bulunuyoruz. Kendisi tüm iletişim malzemelerinden mahrum kalır ve faaliyetleri sadece Afganistan’daki mülteci hayat yaşamı ile kısıtlanır ve böylelikle Emirlik kendisinin, Afganistan topraklarını diğer ülke aleyhinde kullanmamasını sağlar.                 

Amerika her üç seçeneği geri çevirerek kendi teklifinde ısrar ediyordu:  Usame bin Ladin kayıtsız şartsız teslim edilmeli, Birleşik Devletlerin adil ve tarafsız mahkemesinde yargılanarak suçlu bulunduğu takdirde gereken cezaya çarptırılmalı. Oysa,  Afganistan’ın böyle bir talebi kabul etmesi mümkün değildi. Öncelikli nedeni; Afganistan ve Amerika arasında suçluların iadesi konusunda hukuki bir sözleşme olmamıştı. Devletlerimiz arasında böyle bir anlaşma veya kontrat imzalanmamıştı. Böyle davalarda, sabıkalının iadesi anlaşma gereği değilse, bulunduğu ülkede yargılanabilir. Böylelikle her ülkenin bağımsızlığına ve karşılıklı kabulüne saygı gösterilir.

Amerika, Usame’yi Birleşik Devletlerde yargılamakta ısrar ediyordu. İkinci bir devlet söz konusu bile değildi. Hatta en azından belli bir ölçüde bağımsızlığı ve tarafsızlığı olan Birleşmiş Milletler Haag mehkemesini bile düşünmüyorlardı.

Amerika’nın Usame bin Ladin’i kendilerine teslim etme taleplerine İslam Emirliği’nin iki ana itirazı olmuştur. Birincisi, eğer her ülke Amerika tarafından suçlu olarak görülen birisini Birleşik Devletlere teslim ederse, o zaman Amerika dünyayı fiilen yönetmiş olur. Bu ise diğer devletlerin bağımsızlık ve egemenliğini tehdit etmek olur. İkincisi, Amerika’nın talebi ve Emirlik tarafından teklif edilen seçenekleri reddetmesi, İslam aleminde adaletin olmaması ve İslam’ın kanun koyma ve insanlar arasında adaleti uygulama yetkisinin olmaması anlamına gelir. Bu görüş, insanların hukuklarını koruyan ve suçluları gereken cezaya çaptıran İslam ve Şeriat kurallarına zıttır. İşte bu sorun son dakikaya kadar çözüme kavuşturulmadı.

Masaya diğer teklifler yatırılsa da ne İslam Emirliği ne de Amerika tarafından kabul görmedi. Tekliflerden birisi Amerika ve İslam dünyasından olan bazı ülkeler tarafından ortak mahkemenin kurulması, diğeri, Uluslararası Haaga mahkemesinde yargılanma vs olmuştu. Amerika, Usame bin Ladin’in Birleşik Devletlerin adil sistemine teslim edilmesi talebinden vaz geçmediğinden bu teklifler müzakereye konulmadı. Amerika Birleşik Devletleri taleplerinin yerine getirilmemesi durumunda güç kullanılacağını açıkça bildirmişti.

Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığının Güney Asya meseleleri sorumlusu Christina Rocca8 bölgeye seferi sırasında İslamabad’da durarak görüşme isteğinde bulunmuştu. 2 Ağustos 2001 yılında İslamabad’daki Amerikan büyükelçiliğinde buluştuk. Kendisini sadece Usame ile ilgilendriyordu. Sohbet esnasında diplomatik temelli ettiği her kelime açık ve ya kapalı tehdit oluşturuyordu. Konuşmamız ağır retorikden oluşan savaşa benzemişti.

Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisi ile Usame bin Ladin konusunu dört kez görüştüm, fakat sonuç alamadık. Ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi geliştirmek için her ikimiz çaba sarf etsek de yine sonuç alamadık. Nihayetinde ne benim ne de büyükelçinin karar kabul etme yetkisi bulunmuyordu.

Bir sabah büyükelçi beklenmedik bir randevu ricasında bulundu. (Amerikalılar ara sıra küçük şeylerden dolayı ortalığı karıştırıyorlar). Çok yorgundum, eve gidiyordum, fakat çok ısrar edince ikindi namazından sonra buluşabileceğimizi söyledim. Büyükelçi, Paula Thedi ile beraber evime geldi. Sabırsızlanıyordu ve çok endişeli gözüküyordu. Odaya dahil olur olmaz konuşmaya başladı: “Elimizde olan istihbarat Usame’nin Amerika’da büyük eylem planladığı ihtimalini gösteriyor. Bu yüzden hemen gelmek zorunda kaldık. Olası eylemi önlemek için, haberi Afganistan’daki yetkililere iletmeni istiyoruz.”

Endişelerini direkt Emirliğe ilettim. Aslında bu haberi Emirliğe Dış İşleri Bakanlığı aracılığıyla yapmakla yükümlü olsam da, durumun aciliyetini göz önünde bulundurarak ve Zahir Şah dönemindeki9 sınır komutanının eski hikayesini hatırlayarak resmi protokolü izlememe kararı aldım(8). Yirmi üç saat sonra Kandahar’dan cevap mektubu aldım. “Afganistan’ın Amerika Birleşik Devletlerine ne şimdi ne de gelecekte zarar verme niyeti yoktur. Afgan topraklarını kullanarak Amerika’ya karşı böyle bir eylem gerçekleştirmek isteyen veya hazırlığında olan hiç kimseye göz yummayız ve izin vermeyiz.”

Mektup, Emirliğin bu konudaki duruşunu ortaya koyarak güvence niteliği taşıyordu. Mektubu şahsen tercüme edip Peştuca orijinali ile birlikte büyükelçiye ulaştırdım. Fakat, mektuba rağmen Amerika şüphelerinden kurtulamadı.

Büyükelçiyi son kez hoşça kal demeye gelirken gördüm. Bana iyi diplomatik ilişkiler ve yaklaşmakta olan talihsizlik kaygılarını anladığım için teşekkür etti. Ona göre Usame tehdit olarak kalacak ve Amerika’ya karşı yürüttüğü savaşa devam edecekti. Ve Amerika onun tehdit ve eylemlerine daha fazla katlanamayacaktı. Problem kontrolden çıkmadan çözüm bulmanın zamanı gelmiştir dedi. Amerika’nın Birleşmiş Milletler eliyle Afganistan’a yaptırımlar uygulamasına ve diplomatik izolesine rağmen Usame bin Ladinle ilgili endişeleri vardı. Mesele özeldi ve diğer toplantılarda sayısız tartışmalara konu olmuştu. Usame teslim edildiği takdirde, Amerika ileri sürdüğü diğer tüm talepleri düşürecek ve İslam Emirliğini resmen tanıyacaktı.

Dünya Ticaret Merkezine ve Pentagona yönlemiş 11 Eylül eylemleri gerçekleştiğinde, her şey durma noktasına geldi ve dünya ters düz oldu. Müzakere süreci devreden çıktı ve sonradan olanlara hepimiz tanıklık ettik.

 

Dipnotlar:

  1. 1940 doğumlu şu anda emekli İspanyalı diplomat. 2000-2001 yıllarında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Afganistan özel temsilcisi. Aynı zamanda Afganistandaki BM özel misyonluğu başkanlığı görevini üstlenmiştir. 2002-2008 yıllarında Avrupa Birliğinin Afganistan özel temsilcisi görevini üstlenmiştir.
  2. Detaylı bilgi için linke bakınız: http://www.unwire.org/unwire/19991202/6099_story.asp ve

http://www.globalpolicy.org/security/issues/afgnst.htm.

  1. Hacc ziyaretinde bulunan şahıslara verilen isim. İslamın beş şartından biri Mekke’de Kabeyi ziyaret etmektir. Afganistan’da ve İslam dünyasında bazen saygı alameti olarak orta yaşlı ve ihtiyarlara hitaben de kullanılabilir.
  2. Arizona doğumlu William Milam 1998-2001 yıllarında Birleşik Devletlerin Pakistan büyükelçiliğini üstlenmiştir. Şu anda Washingtondaki Woodrow Wilson Merkezinde üst düzey siyaset uzmanı olarak çalışıyor: “Pakistan ve Bangladeş: Güney Asya’da Başarısızlıklarla Flört Edenler” kitabının müellifi.
  3. Kabir Mohabat Afganistanın Paktia eyaletinden Zadran kabilesinden ve çift vatandaşlığı olan Amerika vatandaşıdır. Usame konusunda özel mesaj iletmek için Amerikanın Pakistan Büyükelçiliğine geçici olarak atanmıştır.
  4. 1951 Mezari Şerif doğumlu Zalmai Khalilzad 2003-2005 yıllarında Amerikanın Afganistan, 2005-2007 yıllarında Irak ve 2007-2009 yıllarında ise Birleşmiş Milletler büyükelçiliğini üstlenmiştir. Halen Afganistan meseleleri ile ilgili çalışmalar yapıyor.
  5. Usame bin Ladin o zamanlar şu andakı gibi önem taşımasa da, 1998 yılında Amerikanın Afrika büyükelçiliklerine bombalı saldırılarından dolayı en çok aranan 10 kişi listesine eklenmişti. O zamanın cumhurbaşkanı Clinton saldırılardan dolayı Afganistandaki hedeflere güdümlü füzeler fırlatılması talimatı vermişti.
  6. Christina Rocca iddiaya göre 1982’de CIA operasyonlar müdürlüğünde çalışmış ve 2001 yılında Amerika Dış İlişkiler Bakanlığının Güney Asya sorumlusu rolüne atanmak için aday gösterilmiştir. Bazı kaynaklar kendisinin 1980 Afgan cihadında Ruslara karşı savaşan mücahidlere sıcak para ve silah temini işlerinde aktif rol üstlendiğine işaret ediyor.
  7. Bu uydurma hikayede, Pakistan hava kuvvetlerine ait jetin 1970 yıllarında güneybatı sınırından Afgan hava sahasına sokulduğu söyleniyor. Sınır hattından sorumlu kumandanı da resmi protokolleri izleyerek ne yapacağı konusunda Kabul hükumetine mesaj iletmişti. Posta sistemi çok yavaş çalıştığından dolayı sadece altı ay sonra cevap alabilmiştir. “Mektupta indirin diye yazıyormuş”

 

  Bu yaziya ait etiketler:
  Kategoriler: