‘Ümmetçiliğin Kayıp Bayrağı’

‘Ümmetçiliğin Kayıp Bayrağı’
Kasım 17 08:30 2016

Asya’nın Sesi / Haber Merkezi

Yeni Şafak yazarlarından Taha Kılınç, İslam Ümmetinin bir bütün olarak algılanıp savunulmadığını hatırlatan bir yazı kaleme aldı. Ümmetçilik anlayışında Arapların ve Araplığın ön plana çıkarıldığını tespit eden yazar, bu milliyetçi-ümmetçi anlayışın özellikle daha rasyonel fikirleriyle ön plana çıkmış İslam bilginleri tarafından da aşılamaması karşısındaki hayretlerini gizlemiyor. Türklerin ve Türk bayrağının ‘Ümmetçilik’ ve ‘Tevhid’ adına dışlandığı dönemlerde Filistinli Arapların ve Filistin bayrağının dinin sembolü gibi algılanmasındaki çarpıklık yazarın ustaca dikkat çektiği diğer bir nokta.

Taha Kılınç’ın ‘Ümmetçiliğin Kayıp Bayrağı’ başlıklı yazısını okurlarımız için alıntıladık:

“Yıllar önce, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (kısaca: İhvân) kurucusu Hasan el Bennâ’nın Araplıkla ilgili sözlerini okurken epey şaşırdığımı hatırlıyorum. “Bütün ırklar, ümmet birliği içinde erimeli” gibi bir ön kabule çok alışık olduğumuzdan, Hasan el Bennâ’daki Araplık vurgusu hayallerimizdeki ‘ümmet’le pek örtüşmüyordu çünkü.

Bu yazıyı yazarken, cümleleri tam olarak aktarabileyim diye Risâleler’e yeniden müracaat ettim. İşte Hasan el Bennâ’nın dilinden Araplar ve Araplık:

“Davetimizde, Araplığın belirgin ve vazgeçilmez bir yeri vardır. Araplar, İslâm’ın ilk ümmetidir. Arap coğrafyasının her bir karışını kendi toprağımız gibi kabul ederiz.”

“Fars Körfezi’nden [ifade Bennâ’ya ait] Atlas Okyanusu’nda Tanca ve Marâkeş’e kadar bütün Arap coğrafyası, akidenin ve dilin birleştirdiği bir dünyadır. Bu sebeple, Araplık için çalıştığımızda aynı zamanda İslâm için de çalışmış oluruz.”

“Hanîf İslâm dini, Arap olarak yayıldı. Diğer milletlere Araplar vasıtasıyla ulaştı. Kerîm kitabı, apaçık bir Arapça ile nâzil oldu. İşte bu yüzden ‘Araplar zelil olursa İslâm da korumasız duruma düşer’ denilmiştir.”

Hasan el Bennâ’daki Araplık vurgusu, İhvân’ın siyasi manifestosunda da aynen tekrarlanıyordu. Arap dünyasında İhvân’dan ilham alan birçok siyasi hareket ve önemli şahsiyet de Araplığa özel atıflarda bulunuyordu. Örneğin Yusuf el Karadâvî, Filistin davasını “Arapların ve Müslümanların davası” olarak tanımlıyor, konuşmalarında milletinin ismini ‘ümmet’in önüne geçiriyordu.

***

Bütün coğrafi sınırları kaldırarak “tek bir ümmet” olma iddiasını savunan ‘ümmetçilik’ cereyanının Türkiye’deki versiyonu, ırk mefhumunu uzun zaman yok saydı. Irk ismi anmak ayıp, hatta günahtı. Herkes eşitti, birdi. Herhangi bir ırkı vurgulamak, eşitliği ve birliği bozmak demekti. İslâm, hepimize yeterdi. Irk, coğrafya, kültür gibi ‘alt’ unsurları öne çıkarmak, İslâm’ın kapsayıcılığına inanmamak demekti.

Hal böyle olunca, Türk bayrağı, ümmetin mazlum coğrafyalarındaki insanlar için düzenlenen eylem ve protestolarda yıllarca yer bulamadı kendine. Ama ilginçtir: Aynı eylemlerde dönem dönem Filistin, Hizbullah, İran, Suudi Arabistan, Yemen vb. bayrakları bol bol açıldı. Bu bayraklardan bazılarının, coğrafyaya yayılan bazı ırkçı cereyanların açık izlerini taşıdığı gerçeği bile önemsenmedi. Belki de hiç bilinmedi.

Diğer bayraklar bize ‘kardeşlerimizi’ hatırlatırken, Türk bayrağı ise asla açılamazdı; devletçiliği, ırkçılığı, laikliği, batılılaşmayı, yabancılaşmayı çağrıştırırdı. Uzun süre meseleye böyle bakıldı. Ay-yıldızlı bayrak, ümmetçiliğin kayıp bayrağı haline geldi adeta.

Bu ‘ırksızlaşma’ çabalarının sonucunda da kendi ülkesine, vatanına, coğrafyasına, insanına ve kültürüne yabancı bir ‘ümmetçilik’ anlayışı meydana geldi. Bayrak, vatan, millet gibi kavramlar böylece milliyetçi akımların tekelinde kalınca, ayrışma daha da derinleşti. Bir taraf Doğu Türkistan’a yeterince gözünü çevirmezken, öbür taraf Filistin davasına yabancılaştı. Örnekler daha da çeşitlendirilebilir.

***

15 Temmuz’daki hain kalkışma, ümmetçilik saflarında da ilginç bir değişime yol açtı. Şimdiye kadar hiçbir eyleme elinde Türk bayrağıyla katılmayan çok sayıda insan, ay-yıldızın gölgesinde tanklarla çarpıştı, sonrasında yine elinde bayraklarla kışlaların önünde nöbet tuttu.

Bayrağın zihinlerdeki ‘lâdinî’ çağrışımı artık değişmiş, vatan ve millet kavramları yeniden tanımlanmıştı. Devletçiliği ve ırkçılığı hatırlattığı gerekçesiyle kendi bayrağına mesafeli duran kesimler için, yeni bir ufuk açılmıştı. Hasan el Bennâ ve diğer ‘ümmetçi öncüler’in yıllar önce verdiği “Ümmet olmak, ırkları yok saymayı ve ırklardan vazgeçmeyi gerektirmez” mesajı anlaşılmaya başlamıştı.

Yıllar sonra kendi bayrağıyla buluşan ve barışan ümmetçilerin önünde şimdi yeni bir sınav duruyor: Sloganik milliyetçilik ve katı devletçilik tuzaklarına düşmemek. Bu, bir uçtan diğerine savrulmak anlamına gelir çünkü.

Kâbe’de Türkiye’ye gerçekten dua edildi mi?

15 Temmuz’un hemen ertesinde, Kâbe imamlarından Abdurrahman es-Sudeys’in Türkiye için dua ettiği şeklinde bir haber yayıldı. Ardından, Kâbe görüntüleri eşliğinde bu duanın videosu da ekranlara düştü. Dua eden ses, gerçekten de “Allahım, Türkiye’ye yardım et” diyor, bu ifadeyi de birkaç kere tekrarlıyordu. Ancak görüntülerde bir gariplik vardı. Mescid-i Haram’ın Ramazan ayındaki kalabalık fotoğrafları geçiyordu arka arkaya. Ramazan ayı çoktan bittiği halde.

Kısa zaman sonra gerçek anlaşıldı: Kâbe’de Türkiye için böyle bir dua hiç edilmemişti. Bir işgüzar, içinde Türkiye’nin geçtiği bir dua kaydının üzerine (ses de Sudeys’e ait değildi elbette) Kâbe görüntüleri ekleyip servis etmişti. Önce sosyal medyaya, ardından da televizyon ve gazetelere dağılmıştı bu ‘müthiş haber’. Tabii o günlerde morale de yoğun şekilde ihtiyaç duyduğumuz için, “Kâbe’de Türkiye’ye edilen dua” hepimize çok iyi gelmişti.

İşin garibi, bu uydurma video hâlâ dolaşımda. Hatta bölgesel siyasi analizlere bile konu oluyor zaman zaman. Enteresan ülkeyiz vesselam.”

 

  Bu yaziya ait etiketler:
  Kategoriler: